Menkıbeler... Hatıralar...

Abdülhakim Arvasi Efendi Hazretleri'nin ehibbasının ve muhibbanının
zât-ı âlileri ile beraber yaşadığı hatıralar.
Hafız Hasan Efendi'den
 

Bir gün odada Efendi Hazretleri ve en önde gelen mürîdlerinden Hafız Hasan Efendi bulunuyorlar. Efendi Hazretleri kendi yerinde, Hasan Efendi ise hep olduğu gibi diz üstü…

 

Kapı açılıyor ve bir hanım giriyor. Doğrudan Efendi’ye yöneliyor. Konuşuyorlar; bir müddet devam ediyor konuşma. Hasan Efendi kapıya yakın. Zaten Efendi Hazretleri’ne bile hiç dik dik bakamamış biri. Yine hiç bakmıyorlar. Gelen hanım, Efendi ile vedalaşıp odadan çıkarken Hasan Efendi’nin de yanına geliyor. Omuzuna dokunıyor. “Biz Hasan’ı severiz,” diyor. Gidiyor sonra…

 

Efendi Baba o gittikten sonra, “kim geldi biliyor musun Hasan, kimdi o?” diyor. Hasan Efendi, “bilmiyorum efendim, bakmadım, tanımadım,” diyor. Efendi Hazretleri; “Fatıma Annemiz, ziyaretimize gelmiş,” diyor. 

Şakir Efendi'den
 

Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi'den nakildir:

 

Bir sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile ikimizdik. Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya geçtik. Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip, niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım: "Hayret! Arkanızda büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış.

Necip Fazıl Kısakürek'den
 

Birgün huzurunda yemek yendi, yukarı çıktık… Karşımda bir hasır iskemle-koltukta oturuyor… Hep orada otururdu zaten… Bir sükût ânı oldu… Diğer müridler de isterlerdi, ben geleyim… Çünkü ben konuşturuyordum Efendi Hazretlerini… Onlardan da epey vardı etrafımızda… İçimden bir his geçti: “Biz ne alçak adamlarız; her zaman böyle geliyoruz, huzurunda yıkanıyoruz, nur banyosu yapıyoruz, kapıdan çıkar çıkmaz yine aynı kapkara adamız. Bir tasarruf lâzım bize; biz yapamayız, biz yürüyemeyiz. Bizi yakalasın ve yerinde oturtsun”… Ben böyle düşünürken –ki beni dâima tesir altında kalmaya en müsait olduğumu hesabederek dinleyin- bir hâl geldi bana… “Aaa, n’oluyorum?” dedim ben kendi kendime… Bir acı, kalbimde; anlatılmaz bir acı hissediyorum, bağıracağım… Ve bu arada bir lezzet, dayanılmaz bir lezzet… Acıyla lezzet bir arada… Bir de başımı kaldırıyorum, bakıyorum ki, Efendi Hazretleri iki mübârek gözünü dikmiş bana bakıyor… Hemen teslim oldum orada… Kalbim –ki bir lastik çelik gibi çekiliyordu- yerine geldi o ânda… Ve şu mânâyı çıkardım: “Sen mi tasarruf bekliyorsun? Acaba ona henüz dayanabilecek vaziyette misin?”

Müridlerden bir hatıra
 

Efendi Baba'nın mürîdlerinden bir zât var idi. Sâdık, samimî ve muhabbeti çok idi. 

"Efendi'den sonra boyle bir zât bir daha gelmez," der idi. En çok kızdığı şey, birisinin çıkıp da evliyâlık, şeyhlik ve keramet sahibi olduğu iddiasında bulunması idi. "Efendi'yi gören, tanıyan, bilen boyle bir iddiada bulunmaz," der idi. Bu konuda latife etmeye bile onunla kimse cesâret edemez idi.

Ehibba'dan birkaç kişi o zâta bu konuda latife yaparlar. Derler ki, "falanca kişi şeyhlik iddiasındadır!" O zât inanır bu latifeye, çok üzülür. "Nasıl olabilir? Mümkün değil," diyerek çıkar ve o zâtı aramaya başlar. O zâtın bu latifeden haberi yoktur. Birkaç gün sonra Galata köprüsü üzerinde karşılaşırlar.

O zât der ki, "...... Abi boyle bir iddianız varmış, doğru mu?" Muhatap, o zâtın soru şeklinden meseleyi anlar ve "bir latife de ben yapayım," der içinden. Onu kızdırmak hoşuna gider, der ki:

"Evet efendim doğru duymuşsunuz. Hatta Fatih ve çevresine de sizi vekilim olarak tayin ettim."

Aldığı cevap karşısında müthiş sinirlenen zât, Galata köprüsünün üzerinde o kalabalıkta, "ya Allah," deyip öyle bir tokat yapıştırır ki suratına....

Necip Fazıl'dan

 

Efendi Hazretleri'nin sohbetindeydik. Vakit gece yarısına gelmişti. İçimden, şimdi ben, bu gece yarısı, mezarların arasından nasıl inip de gideceğim diye geçiriyordum. Efendi Hazretleri derhal bakışlarını Abidin’e çevirip:

 

“Necib Fazıl beyi sen götürürsün. Beraber gidersiniz,” buyurdular. Abidin ile kol kola mezarlıktan iniyorduk. Abidin elini uzatmış bir noktayı gösteriyordu. Baktım, Efendi Hazretleri'nin bulundukları yerden göğe doğru bir nur çizgisi uzanıyor.

Müridlerden İlyas Ketenci'den

 

Darüşşafaka Lisesinden bir genç talebesi, sabahleyin uyanınca, güneşin henüz doğduğunu görür ve abdest alıp, namaz kılmadan Efendi’ye gideyim, o zamana kadar işrak vakti olur demiş ve dergâha gelmiş. Bakmış Efendi sohbet ediyor. Kendi kendine biraz dinleyeyim, sonra namaz kılarım demiş. Efendi ona ismi ile hitap ederek: "İlyas, namazını kıl, bir vakit namazımın geçeceğini bilsem, yüz defa ölmeyi tercih ederim" buyurmuşlardır.

Konuşamayan çocuk
 

İzmir’de menfada iken Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin huzuruna on iki yaşında konuşamayan bir çocuk getirdiler. Efendi’nin elini öptürdüler. Efendi çocuğa bir müddet nazar etti. Sonra "Evlâdım ismin nedir?" buyurdu. Çocuk sarih bir dil ile ismim Ahmed’dir dedi, ve çocuk konuşmaya başladı. Orada bulunanlar hayretler içinde kaldılar. Annesi ve babası ise sevinçten ne yapacaklarını şaşırdılar.

Necip Fazıl Kısakürek'den
 

Mescide geçit veren bir odacıkta oturuyoruz. Kendileri hasır koltukta, ben bir iskemledeyim… Etraflarında yakınlarından birkaç kişi… Dizüstü, yerde oturuyorlar. Efendi Hazretlerine karşı naz makamındaki Şakir’cik gidip geliyor. Bir köşede semaver…

 

Ha, söylemeyi unuttum; Efendi Hazretlerinin evlerinde semaver gece gündüz kaynar ve ziyaretçilere üstüste çay verilir. “Artık içemem, af buyurun!” deninceye kadar…

 

Yemekten sonra çaylar içilmiş; Efendi Hazretlerinden, o muazzam temkin tavırları içinde binbir hikmet dinlenmiştir.

Şakir’e emir buyurup bana bir defter verdiler ve bana:

 

– “Oku; yüksek sesle oku!”

 

Bu, “hatarât”a dair, kalemlerinden çıkma bir risalecikti ve yüksek sesle okumaya başladım…

 

Tıs yok; yalnız bir duvar saatinin tıktıkları… Dinleyenler, mümkün olsa, kalblerini durduracaklar… Öyle dinliyorlar…

Risalede “hatarat”tan bahsediliyor; kaynağı, hikmeti, onları def ve nefyetme şekli… Bunun için tedbir şudur:

 

– “Celâl kelimesini, Allah ismini, medd ile çekerek kalbden geçirmek ve dimağa doğru yükseltmek…”

 

bahis bu noktaya gelince emir buyurdular:

 

– “Medd ile çek bakalım, Allah ismini!”

 

– “Allaaaaaah…”

 

Diye çektim.

 

O ânda olan şey…

 

Müthiş!..

 

Ayak uçlarında oturan yakınlarından biri, galiba Eyüpsultan’daki aktar dükkânının sahibi, o türlü sarsıldı ki, kopacak kadar sıkılmış bir çamaşır gibi kendi üstünde birkaç kere burkuldu, gözleri kaydı, ağzından köpüğe benzer bir şey çıktı; ve bir doktora teslim edilse birkaç günde ancak düzeltilecek bir hâle düştü.

Ben dondum, herkes sakin; kimse adamcağızın yüzüne bile bakmıyor, hepsi doktorlarından emin…

 

Efendi Hazretleri, herkesten daha sakin ve telâşsız, sadece adama ismiyle hitap ettiler:

 

– “Abidin!”

 

Ve adam; bir ânda çözülüp kendine geldi.

Gürpınarlı bir molla'dan
 

Vaktiyle medresede tahsilimi tamamlayıp ilmî icâzetemi aldım. Artık ilmiye sınıfına mensup biri idim. Bir gün askerlik şubesinden askerliğe çağrı kağıdı geldi. Halbuki ilmiye sınıfına mensub olanlar askerden muaf idi. Bizim yöremizde de muaf yazısını Seyyid Abdülhakîm Arvâsi Hazretleri veriyordu. Gürpınar'dan Başkale'ye gittim. Baktım ki Efendi Hazretleri abdest alıyor, yanında Ermeni kâtibi. Abdestini bitirdi; bana yönelerek isteğimin ne olduğunu sordu. Ben de kendisine ilmî icâzetim olduğunu, askerliğe çağrıldığımı, askerlikten muafiyet için bir yazı vermesini söyledim. Cevaben dediler ki, "soruma cevap verirsen yazıyı veririm." Ben de "buyrun sorun," dedim. Bana "İslamın şartı kaç," diye sordular. Allah'a yemin ederim ki tek kelime bile söyleyemedim. Sonra yanındaki Ermeni kâtibe İslamın kaç şartı olduğunu sordu. Ermeni, "Kurban, bundan kolay ne var? İslamın şartı beştir. Savm-u salât, hacc- u zekât, kelime-i şehadet" diye cevap verdi. Seyyid Abdülhakîm Arvâsi Hazretleri iki parmağı gözlerime dikerek şunu söyledi:

- İki gözün kör olsa da askere gideceksin.

Mürîdlerinden Hasan Efendi'nin kızı
Asiye Hanım'dan
 
Kapıyı Kapatma Biraz Daha Bekle..

 

Mâlumunuz olduğu üzere Seyyid Abdülhakim Arvâsî Hazretleri'nin Manisa'nın Akhisar ilçesinde sevenleri ve bağlıları var idi. Akhisar'da manifaturacı olan Hasan Hafız isminde bir müridi var idi. Bu zât aynı zamanda hatm-i hâcegân izinlilerindendi. Bir müddet sonra bu zâtın kerimesi (kızı) ile Efendi Hazretleri'nin torunu olan Süheyl Behik Efendi evlenmişler ve Hasan Hafız bu sayede Efendi Hazretleri'ne akraba olma şerefine nâil olmuştur. İşte bu zât zaman zaman İstanbul'a gelerek Efendi Hazretleri'ni ziyâret eder. Yine böyle bir ziyaretinde küçük kızını da beraberinde götürür. (Bu zâtın daha önce gelin olarak verdiği kızından küçük olan başka bir kızı daha vardır. Yani Süheyl Behik Efendi'nin baldızı olur.) Bu ziyâretinde Akhisar'dan gelirken seyahat ettikleri vâsıtaya yetişemedikleri için planladıklarından daha geç İstanbul'a varırlar. Bu esnada yatsı ezanı okunmuş ve Gümüşsuyu dergahının kapısının kapanma vakti gelmiştir. Şakir efendi kapıyı kapatmak için oturduğu yerden kalkınca Efendi Hazretleri ona biraz daha beklemesini söylerler. Bir müddet sonra tekrar müsaade isteyen Şakir Efendi'ye verilen cevap yine aynıdır: "Kapıyı kapatma biraz daha bekle." Işte bu andan sonra içeri Hasan Hafız ve kızı Asiye Hanım girer. Bunun üzerine Şakir efendi: "Efendim geleceklerini bilse idim kapıyı kapatma ısrarında bulunmaz idim," diyerek bir nev"i mahcûbiyetini ifâde eder. Bu kerâmet herhangi bir kaynakta geçmiyor tabii ama Akhisar'a yolu düşen olursa aynı zamanda İsmail Sıdan'ın gelini olan Asiye Hanım'dan bunu bizzat dinleyebilir. Kendisi 86 yaşındadır ve hâlen hayattadır. Bu kerâmeti anlattıktan sonra sık sık şu cümle dökülür Asiye Hanımın ağzından: "Geleceğimizi ve geç kaldığımızı biliyormuş..."

Tipide yolunu kaybeden zât
 

Mekân, Bitlisin iki köyü arası ve soğuk bir kış gecesi. Her taraf karla kaplı ve tipi yağıyor. Bir zat yolunu kaybetmiş, köyünü bulamamakta. Şöyle dua ediyor: “Yarabbi Asrın Kutbunu bana yardıma gönder”. Yanında bir zat beliriyor ve kendisini köyüne kadar götürüyor. Köylü teşekkür edip, elini öpüyor ve köyüne dahil oluyor. Kendisini getiren Zat ise kayboluyor. Bir gün Bitlisli bu zat Istanbula geliyor ve bir tesadüf olarak Bayezid Camiinde Efendi'nin dersini dinliyor. Dersten sonra elini öpüyor, Seyyid Abdülhakîm Efendi kendisine: “Yolunu kaybettiğin karlı gecedeki gibi öp” buyuruyor. Adam şaşırıyor. Bakıyor ki kendisini kurtaran kişi Seyyid Abdülhakîm Efendi Hazretleri imiş.

Sabri Gökkaya Efendi'den
 

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri'nin müridanından diş tabibi Sabri Gökkaya Efendi anlatdı: “Apandisitim ağrıyordu. Doktorlar ameliyat için hastaneye yatırdılar. Bayram arifesi idi. Ameliyatı bayramdan sonra yapacaklardı. Bayramdan istifade hastaneden habersizce ayrıldım. Efendi’ye geldim. “Hayrola, görünmüyorsun” buyurdu. Ben de halimi arz ettim. Ağrıyan yeri tutup Besmele okudu ve “Burası mı ağrıyor?” buyurdu. Evet dedim. O anda ağrı Allah’ın izni ile kayboldu. Ameliyat olmadım ve o günden bu güne kırk küsur sene geçti, hiç ağrımadı”.

Röntgen mütehassısı Dr. Albay Bekir Sıdkı İzmirli’den
 

Zaman zaman tekkeye gelirdim. Bir defasında onbeş kişi idik. Bir tas çorba verdiler, tam dolmamıştı. Bununla kim doyar, diye düşündük. Ama yerdeki sofradan doyup kalktığımızda, tastaki çorbanın hiç eksilmediğini gözlerimizle gördük.

 

Eyyub Sultan'da Hüseyin Efendi'den
 

Ben vaktiyle Kâdirî Şeyhi idim. Yüzlerce mürîdim vardı. Ben de uzun kavuğumla Şeyh olup, güya tarikat reisi idim. Bir gün Seyyid Abdülhakîm Efendi'nin (kuddise sirruh) Gümüşsuyu'ndaki tekkesine gittim. Sohbetine katıldım. Anlamadığım ilimler, duymadığım sırlar ve şahit olmadığım manalardan konuşuyordu. Bir onları, bir de kendimi düşündüm. Fazla düşünmeden teslim olmaya karar verdim. Çünkü ben Şeyh değil, o kapıda mürid bile olamazdım. Herkes dağılınca, "Efendim, ben şimdiye kadar Şeyh değil, eşşekmişim! Kabul buyurursanız, bundan sonra, kapınızda hizmetçi olmakla şereflenmek istiyorum," diye arz ettim. Tebessüm buyurup, "Estağfirullah, siz bilirsiniz," buyurdu. Ondan sonra huzurlarına devam ettim. Ne aldıysam, o hakikat denizinden aldım.

Necib Fâzıl Kısakürek'ten
 

Remzi Efendi isimli bir Mevlevî şeyhini tanımıştım. Gâyet zarif edâlı bir kimse idi. Birgün rastlaştığımızda, bana Efendi Hazretleri ile alâkalı şu hikâyeyi anlattı: İlâhiyyât fakültesinde tasavvuf imtihanı vardı. Dersin hocası ben idim. Abdülhakîm efendi hazretleri mümeyyiz seçilip gönderilmişti. Huzurlarında imtihan başladı. Talebenin birine bir sual sordum. Sualim şu idi: "Tarîkatler arasındaki fârıka ve hususiyyetler nelerdir?" Çocuk: "Hârika ve kerâmette Kâdirîlik, aşk ve muhabbette Mevlevîlik, zühd ve takvâda Nakşîlik," cevabını verdi. Sen bunlardan birini tercih durumunda olsan, hangisini seçerdin?" diye sordum. Talebe, herhalde, hocasının mevlevî olduğunu düşünmüş olacak ki, bir cemîle yaptı ve: "Mevlevîliği seçerdim, efendim" dedi. Sormak, talebenin tercih ölçüsünü kurcalamak lâzımdı. "Niçin Mevlevîliği seçerdin, oğlum?" dedim. Hemen cevap verip: "Aşk ve muhabbete herşey dâhildir" dedi. Bu söz üzerine, Efendi hazretleri, çocuğa, "Aferin!" dediler. İmtihan bitti. Çıktık, Efendi hazretleri ile yanyana yürürken, kendilerine: "Efendim, çocuk hocasının tarîkat olan Mevlevîliği seçti, düşüncesini söyledi ve siz onu, âferin ile takdîr buyurdunuz. Halbuki siz Nakşîsiniz. Sebebini süâl edebilir miyim?" dedim. İşte o zaman, Efendi hazretleri bana, insanoğlunun elinin, idrâkinin erişemiyeceği şu ince ma'nâyı ikrâm edip: "Çocuk doğru söyledi. Aşk ve muhabbete herşey dâhildir. Şu var ki, Nakşîlerin zühd ve takvâsı, bu aşk ve muhabbeti örtmeğe perde olmaktadır. Çocuk doğruyu söyledi. Zühd ve takvâ ile örtülü aşk ve muhabbeti ayırd edecek kadar derine inemezdi," buyurdu.

Şakir Efendi'den
 

Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, müridanından Şakir Efendi ile beraber Üsküdar Zeynepkâmil civarında medfun, Mevlâna Hâlid Efendi’mizin hulefasından Abdülfettah-ı Akri Hazretleri’ni ziyarete gitti. Mübarek ruhuna teveccüh eyledi ve bu arada yanındaki Şakir Efendi’ye de tasarruf edip, Şeyh’in ruhaniyetini gösterdi. Ziyaretten ayrılırken, “Şeyh’i gördün mü?” buyurdu. Şakir Efendi, “Evet, Allah razı olsun sizden,” dedi. “Anlat bakalım” buyurdular. “Uzunca boylu, buğday tenli, gürsakallı, nur yüzlü idi,” dedi. Efendi Hazretleri, “Evet, doğru gördün,” buyurdu.

"Bir müşidden haberi olan varsa, yerini söyleyin; gidip beraber teslim olalım!"
 
Mürîdlerden bir mürîd Muhibullah Efendi
 

Muhammed Muhibbullah IŞIKLAR (Kartal Gülsuyu'ndaki mezarında Arabî harflerle böyle yazıyor)

 

Bilindiği gibi Esseyyid Abdülhakîm Arvâsî (kuddise sirruh) Efendi'nin bağlılarından, müridlerindendir "Kelebek Muhip"... Üniversite tahsili yıllarında efendisini tanımış, tahsili yarım bırakarak kendilerine bağlanmış ve bir daha da hiç ayrılmamış yanlarından. O derece ki: Hatta eşi Efendi Babaya kendisini şikâyete gelirlermiş, "müridiniz eve uğramıyor" diye... (Bunu sevgili oğlu, "babamın torunu" diye hitap ettiği Almanya'da ikâmet eden A. Habip IŞIKLAR'dan dinledim). Evet bağlılığı o derece ki: Bir ömür, gençlik yılları yanında geçtikten sonra başka yerde de sabit kalamamıştır ve Pîrinin vefâtından sonra hepten evi değil, sanki memleketi ve hatta dünyayı terk edercesine seyahâtlere çıkmıştır. 1943 yılından, 1980 yılının  Haziran ayına kadar hep gezmiş hep gezmiş, hiç sürekli bir ikâmet adresi olmamıştır. Bir kere daha o dece ki: O ve Ben eserinde Üstad Necip Fazıl onun için Kelebek Muhip diye sıfat verir ve şunu ekler:

 

--- O kadar gezmiş ve yeri o kadar meçhûl ve belli değildir ki, ancak Hacc zamanı onu Haremeyn'de bulabilirsiniz, diye belirtmiştir. O kadar mekânı belirsiz olmuş Efendi'sinden sonra, adeta bir divâne seyyâh olmuşlardır.

 

Üstadın Külliyatında, kendisinin O ve Ben, Hacdan Renkler Çizgiler, Rapor 2 ve bunun gibi eserlerinde bahsi geçer. Ve kendisini "sırrı çözen adam" diye anmıştır, O ve Bende... 1973'te beraber Hacc yapmışlar, Üstada çok destek olmuş bu yolculuğunda kendileri... Malümunuz Üstad şeker hastası ve halsizdi uzun bu yolculuk esnasında; bacakları dermansızdı. Hikâyesi Üstadın kendilerini ve seyahatlerini anlattığı eserinde...

 

Böyle dünyanın geçici yolculuklarından birinin Almanya'ya uğrayan ayağında biz tanıştık kendisiyle... Şöyle oldu: 1979'da Kütahya'da liseyi bitince Üstadın yanına gittim. Tanışmış olduk. Sonra ardından aynı yıl ve hatta ay (Eylül) içinde Almanya'ya babamın yanına yüksek tahsil için Köln şehrine gittim. Üstadımı telefon ile arıyordum. Bir seferinde sordu ki, nerdesin Almanya'da? diye... Köln'de Üstadım, dedim. İyi o zaman, orada Muhip var, onu bul, sana yeter, dedi! Ama aynen, hiç izaha girmeden sadece Muhip dedi... Elbet eserlerinden onu tanıyacağımı tahmin etmiş veya tanımam gerektiğini düşünmüştür. Zaten de tanıyordum, hakkında yazılan her satırına kadar. Adresi verdi, Almanca olarak cadde ismini çok güzel telâffuz etti: H..... srasse 3, dedi...

 

--- Tamam dedim, sevinçten uçmuştum. Ne hayâller kurdum ve neler düşündüm hemen; nasıl bulurum, nasıl biridir, etrafında kimler vardır, zaman ayırabilir mi bize, görüşebiliriz miyiz vb. gibi diye...

 

Çok geçmedi, Köln Üniversitesine yakın bir yerde namaz kılmak için uğradığım Barbarossa Platz Camiinde kendisiyle karşılaştık. Daha tanışmadan önce bir vesile ile ben böyle gençleri severim, dedi bizler için... Meğer arayacağım ve bulmam gereken kişi de oymuş. Konuşmalarında geçen dilden ve konularından o olduğunu anladım ve Üstadın vesile ettiğini belirterek kendimi takdim ettim. Efendim, sizi arıyordum, dedim. Hiç oralı olmadı, beni niye arıyorsun, ben kimim demedi... Beni kim haber verdi, bile demedi, ben sanki zorla belirterek açıkladım. Dünyalar benim olmuş gibi sevinmiştim, anlatamam. Eve varınca annemlere söyledim, ailem Üstad ile ilgili konulara ve şahıslara vasıtamla aşînadır. Hep anlatır, haklarında konuşurduk. Taniştığımızın haberini verince, annem:

 

--- Oğlum niye eve davet etmedin ki, biz de tanışırdık o mübarek insan ile, dedi. Evet ya niye düşünemedim, diye hayıflandım. Ama ertresi günü davet etmeye niyetlendim ve evdekilere söyledim. Evde anne-baba, dört kız kardeş bir de ben vardık. Ertesi gün yine ikindiden sonra oradaydı. Mescitte buluştuk ve teklifi ettim:

 

--- Efendim annem babam sizi bizim eve davet ediyorlar, çok seviniriz, dedim.

 

--- Peki, dedi. Akşama gidelim. Gittik o akşam. ...Ve beraberliğimiz ve o evde misafirliği 7 ay sürdü. Taki vefatından önceki İstanbul'a son dönüşüne kadar.

 

Neler yaşadık, ne anlarımız geçti ve neler dinledik kendisinden yedi ay boyunca: Dersler verdi, sohbetlere beraber gittik davet gelen yerden, Osmanlıcaya kadar öğretti bizlere, kardeşlerime... O mescitte ayrıca Almanyadaki camiye gelen miniklere ve yetişkinlere Kur'an okumayı öğretiyor, namaz kıldırıyor ve dersler veriyordu. Cuma hutbesini o okurdu. O olunca cami görevlisi bile öne geçmezdi. Kendisini tanırlar ve çok hürmet ederlerdi. Herkes misafir etmek ister, davet alır ve kimseyi de kırmazdı. Sonra seyahatlerinin sıırını anladım böylece: HER GİTTİĞİ YERE DAVET İLE GİTMİŞ VE HİÇ KENDİ RADESİ İLE BİR SEYAHAT PLANI YAPMAMIŞ. Nerden davet geldi, oraya gitmiş, sanki bunu bir emir kabul ederek. İnanın Hacc ziyaretleri bile böyle gerçekleşmiştir. Hikâyesi var. Sonra başka bir vesile ile inşaallah.

 

"Bir Mürşit Bilen Varsa Gidip Beraber Teslim Olalım!" DEDİ.

EFENDİM BUGÜN BİZ KİME TESLİM OLACAĞIZ? DİYE SORDUM.

 

-- "Bir Mürşit Bilen Tanıyan Varsa Gidip Beraber Teslim Olalım!" DEDİ.

 

Dört lisânı mükemmel biliyorve konuşuyordu: Arapça, Farsça, Urduca ve Fransızca... Urduca, 

Hindistan'da yaşayanların dili. Bu dili sırf İmam-ı Rabbanî hazretlerine olan sevgisinden öğrenmiş. 

Diğer Mektubât'ın yazıldığı dilleri de öyle... Yanından çantası ve içinde kitabı eksik olmazdı. Arapça, 

Farsça eserler. Bir yerde konuşacağı zaman önünde bir kitap olurdu. Efendinin ihtarının bu yönde olduğunu 

hatırlatırdı. Eğer Cuma hutbesi okuması gerekirse de öyle yapardı. Hep elinde bir kitap... Ve Arabî lisândan başka söz yok hutbede...

 

Beraber olduğumuz süre içinde ekseriyâ "babamın torunu" diye kendisinden söz ettiği oğlu Ahmet Habib IŞIKLAR'ın Köln/Almanyadaki evinde ikâmet eder, bir de bizim Hürth-Köln'deki evimizde kalırdı... misafir olarak. Başka dostları da kendisini hep misafir etmek istemekteydiler, herhangi birinden davet  almadığı gün hemen hemen geçmezdi. Hergün de bir yerde misafirdi hep, zaten dünyada misafir gibi yaşadı, göçtü, belirttiğim gibi... 

 

Hac mevsiminde Kutsal Topraklarda yeri sabit bulunmuştur. Sayısız Hacc ziyareti var.  Ailesi ve çocuklarının İstanbul'da, Van'da, Amerika'da ve Almanya'da ikamet yerleri, evleri olduğu halde hep misafir olarak kalmıştır her yerde, kendi çocuklarında bile.. 

 

"Nerede bir İslâm topluluğu varsa gittim gördüm. Gezmediğim görmediğim yer kalmadı dünyada.  Sordun diye söylüyorum; Efendi Hazretlerinin eline su dökebilecek, tırnağı olabilecek birisine rastlamadım."

 

Evet Üstada da demiş, bize de tekrar etti. Zaten O Ve Ben kitabında o ve diğer cümlelerini beraber onunla tekrar okuduk huzurunda.

 

1980 Yılında yine Hacca niyetliyken (babamla beraber gideceklerdi) Kurban Bayramına günler kala İstanbul'da  hastalarak Hakka, Rahmet-i Rahmân'a kavuşmuştur. Kartal'da Gülsuyu Camii'nin yanındaki mezarlığa defnedilmiştir.

 

Mezar taşında Arabî olarak "Muhammed Muhibbullah - Hicri1400" yazıyor sadece... Mekânı Cennet olsun.

 

Bir gün, Van'dan bir mektup gelmiş Muhib efendiye... 

 

Bize okudu, yıl 1980... Mektupta Van'dan İstanbul'a göçen Arvas seyyidlerini sayıyordu isim isim.. Şu da gitti, bu da gitti, diye.. İstanbul'a gitti derken de,Türkiye Gazetesi bünyesindeki gruba katıldıklarını anlatıyordu.

 

Merakla dinledim. Mektup bitti. Sustuk. Bir şey demedi. O da sustu. Biraz bekleyince şöyle bir soru sordum kendisine:

 

-- Efendim, bugün biz ne yapacağız, kime kapılanıp teslim olacağız?.

 

Hiç duraksamadan, cümlesi önceden hazırmış gibi :

 

-- Öyle birini bilen varsa, beraber gidelim, eteğine yapışalım, teslim olalım, dedi.

 

Sonra İrşat Kutbu ne demek ve ardından Efendi hazretlerini anlattı, aynı O ve Ben kitabındaki ifadeleriyle.

 

-- Efendi Hazretleri İrşat Kutbu idi, irşat kutbu vefatından sonra da görevine devam eder. Medar kutbu, görev icra etmek için hayatta olması lazım, Efendi Hazretleri ise mürşid-i kâmil-i mükemmildir, yerine halife veya vekil olarak kimseyi bırakmamıştır. Görevini de beraber alıp götürmüştür.

 

Onun için görevinin başındadır.

 

Ailecek onunla beraber Reis bey, Aynadaki Yalan, O ve Ben kitaplarını, Mızraklı İlmihâli aslından okuduk.

 

Ayrıca Arabî ve Farisî eserlerden okur bize anlatırdı.

 

Son ayrılışımızdan sonra İstanbul ve Van'dan bana toplam beş adet mektup yazdı. Diyordu ki birinde: "Yazamadım, içimi dökemedim!" Acaba neden? Neyi diyememiş, içini neden dökememiş ve neyi yazamamıştı. Bilmiyoruz. Onunla gitti. Yalnız biz alacağımızı almıştık kendilerinden. Herkesi sayanlara, Arvaslardan İstanbul'a giden ve H. Hilminin kanatları altına girenleri duyduğu ve duyurduğu halde mektupta anlatıldığı üzere, üstelik biz de sorduğumuz halde:

 

-- Ne duruyorsunuz, işte adam, gidin teslim olun, demedi; kendini de bir yere oturtmadı, başka bir isme de işaret etmedi. Sadece ve sadece Efendi Hazretleri Esseyyid Abdülhâkîm Arvasî Hazretlerini tanıtıp, makamından bizleri haberdar edip, görevinin başında olduğunu ihtar etti bizlere nazikçe... Bana da Mızraklı İlmihalden istihâre duasının yerini işaretleyerek önce ezberletti, sonra Efendi Hazretleri için istihâre ettirdi. Allah Azze ve Celle gani gani rahmet etsin ve mekânı Cennet olsun, sebep olanlardan da inşaallah...

 

İşte böyle bir kaç baha biçilmez damla idi kendileri ile geçen anlarımız, son kalan insanlardan; eksik anlatılanlar, yerini bulmayan ifadeler bizim, nâdidelik ve seçilmişlik onların.

 

ekrem yılmaz

Seyyide Farika Hanım'dan
 

Efendi Hazretleri’nin Biraderi Yusuf Efendi’nin oğlu Seyyid Ahmed Faruk Efendi’nin kızı Seyyide Farika Hanım tekkede yetişmiş alime bir hanımdır. Seyyide Farika Hanim'ın naklettiği hatıralardan birisi şu şekidedir: "Bir gün Efendi Baba'ya sordum, çay servisini neden hep İlyas Amca (İlyas Ketenci) yapıyor?" Efendi buyurdu ki; "Kızım onun da bundan çok nasibi var."

Abdülmecid Efendi'den

 

Seyyid Abdülhakîm Arvasi Efendi’den, insanlar istifade ettiği gibi, cinler de ilim ve feyz alırlar, hizmetinde bulunurlar, tarikatla alâkalı sual sorup cevap alırlardı. Mevzuları kısa geçip, derinliğine inemiyoruz, ama bir misâl verelim. Efendi'nin talebelerinden Abdülmecid Efendi anlatır: Başkale’de iken Efendi’nin hizmetinde idim. Abdest alırken ben yardım ederdim. Bir defasında abdest aldırmak maksatıyla yanına gittim. Gördüm ki, ibrik yerden kalkar, Efendi’nin ellerine su döker, yine iner. Fakat döken şahsı görmezdim. Anladım ki, cinlerden biri bu hizmette benden önce davranmış idi.

Bir Hatıra
 

Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi olmadığı halde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse, bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker aldım," desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın," buyurdu. Vaazı dinleyen Salihlili bir zat içinden, "şimdi bunun da ne alakası var," diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde, nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk üç-dört yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendi'nin nasihatlerini hatırladı ve öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.

Necib Fâzıl Kısakürek'ten
 

Bize, ilk gelişimizde yolu tarif eden aktar, Âbidin Bey, ölüyor. Tabutu, dik yokuştan çıkarılıyor, setin önünden geçirilerek biraz ilerideki kabrine götürülüyor.

 

Tabut tam evin önüne gelince, Efendi Hazretleri setin üstüne çıkıp bakmışlar…

 

Dört omuz üzerindeki tabut durmuş… Olduğu yerde mıhlanıp kalan, taşıyanlar değil, tabut…

 

Efendi Hazretleri, kısa ve belirsiz bir duadan sonra elleriyle “götürün!” diye işaret etmişler; tabut yoluna devam etmiş…

Bunu, yakınlarından, en emin ağızlardan dinledim…

Mürîdlerinden Tahir Efendi:
 

Efendi Hazretleri buyurdular: "Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu döner."

 

Bir gün bana: "Tahir Efendi, evinde kitab kalmasın, kitapları evden çıkar, başkalarına ver," buyurdular. Eve gittim. Kıymetli kitablarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye birkaç kitab verdim. Yatsıdan sonra yattım. Efendi Hazretleri'ni gördüm. "Tahir, kitabları evden çıkardın mı?" buyurdular. Kalktım, abdest aldım, iki rekat namaz kıldım, yine yattım. Daha uyumamıştım, Efendi Hazretleri geldi. "Hala kitabları evde mi saklıyorsun?" buyurup celallendi. Korktum. Hemen kalkıp bütün kitablarımı evden çıkardım. Geldim, yattım. Ancak uyuyabildim. Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için kitablardan uzaklaştırıp bende olanları alıp kendinde olanları bize vermek için bu yolu seçmişlerdi.

 

Erzincan Depremi
 

Bâyezid camiinde, Erzindan’daki büyük zelzele felaketinden bir hafta kadar önce “Allahu Teala, zinanın aşikare olduğu yerlere zelzele ile ceza verir. Ke Erzindan = Erzindan gibi” buyurur. Fakat o esnada kimse bu işareti değerlendiremez, ama bir hafta sonra o büyük felaketin duyulmasıyla, bu büyük kerameti anlayamadık, derler. 

 

Çilehane
 

Tarikat, tasavvuf terbiyesinde mürşid-i kâmil olabilmek için "çile" çekmek lazım gelirdi. Bu yüzden dergahların yanında "çilehane"ler olurdu. Usûl şöyleydi ki; ışık almayan bu çilehanede talebe 40 gün kalır, hocasının emrettiği tesbihleri her gün çeker ve yalnızca hocasının belirlediği yemeği yiyebilirdi. Bu yemek bir başkası tarafından getirilir talebe asla o çilehaneden çıkamazdı. Abdülhakim Efendi'nin yemeği; Van yöresine münhasır Ayran Aşı/Yoğurt çorbası idi. Bir öğün bunu yer ve nefsini terbiye ederdi. Günler günleri kovalarken Abdülhakim Efendi'nin gözleri kısılmış, mübarek topukları çatlamaya başlamıştı. Bir gün yine çorbasını içti, kâsenin etrafında azıcık zeytinyağı birikmişti. O zeytinyağını parmağı ile alıp mübarek gözlerine ve topuklarına sürdüler. Sonra zikirlerine devam ettiler. Nihayet 40 gün dolmuş, çile tamamlanmıştı. Arvas köyünün ağası Efendi Hazretleri'nin şerefine ziyafet veriyordu. Bütün Arvas ahalisi sofraya toHplanmislardi. Baş köşede hocası Seyyid Fehim-i Arvasi azretleri oturuyordu. Abdülhakim Efendi ayaktaydi ziyafeti veren ağa Şeyh Fehime; "efendim talebeniz edebinden dolayı oturmuyor, siz bir yer gösterin de o da masayı şereflendirsin," dedi... Zâhiri ve Bâtını ilimlerin üstadı, Şeyh Seyyid Fehim biraz celalli bir halde "Abdülhakim oturacağı yeri iyi bilir!" buyurdu. Herkes bu celalli kelâma şaşırmıştı. Halbuki üstadının sevinmesi gerekirken Abdülhakim Efendi'ye laf söylemişti. Akibet ortaya çıktı ki, hocası azıcık zeytinyağını gözlerine sürdüğü için çilesini kabul etmedi; sebebi ise hocası buna müsade etmemişti. Seyyid Fehim kalp gözü açık bir veli oldugu için Abdülhakim Efendi'nin bu halini görmüş idi, onu tekrar çilehaneye gönderdi. 40 günün ardından bir daha 40 gün çile çeken Seyyid Abdülhakim Efendi nihayet çilesini tamamlamış hocasının yüzünde güller açmıştı. Bu çile sonunda Abdülhakim Efendi buyurdular ki; "bana birinci çilede verilmemiş nice makamlar, marifetler bu ikinci çilemde ihsan edildi." Büyükler boş kelam söylemez, haybeye iş yapmazlar. Allah ikisinin de şefaatlerine kavuştursun.

Necip Fazıl  Kısakürek'ten
 

Necip Fazıl'ın ilk ziyaretinde, Abdulhakim Arvasi hazretleri sorar:

 

"Siz tasavvuftan bir şeyler biliyor musunuz? Okuduğunuz kitap oldu mu?"

 

Necip Fazıl: "Bahriye mektebindeki hatıramı anlattım. Semerat-ül Fuad ve Divan-ı Nakşî'yi söyledim. Son zamanlarda da, karıştırdığım, Marifetname... Nakşî divanının kimin eseri olduğu sualine cevap veremedim.

 

İşte, ateşten harflerle beynimi dağlayarak söyledikleri ilk fikir:

 

"Bu iş kitapla olmaz. Akılla da varılmaz... Hiç yemeğin lezzeti çatal bıçakla aranıp bulunabilir mi?"

1999 Haziran ayındaki kerâmeti
 

Bağlum-i Şerif'de doğmuş yetişen kendi halinde bir vatandaşım. Her zaman arkadaşlarıma çevremdeki tanıdıklarıma ve Efendi Hazretleri'ni ziyarete gelenlere dilimiz döndüğünce Efendi Hazretleri'nin büyüklüğünü ve mübarek şecerelerini anlatmaya çalışan Efendi Hazretleri'nin delice aşığı ve mürîdi olma gayreti içerisinde olan bir garibanım. Efendi Hazretleri'nin bizzat yaşadığım bir kerâmeti'nden bahsetmek istiyorum; çünkü onlar, yani mürşid-i kâmillerin, Allah dostlarının hâlâ aramızda olduğunu ve diri bir şekilde olduklarını bizzat yaşadım, gördüm. Bunu da siz değerli abilerimle ve bu siteye göz atan Efendi Hazretleri'ni tanıyan veya tanımayan ziyaretçilerle paylaşmak istedim.

 

1999 yılı Haziran ayı idi. 17 yaşımdaydım ve inşaatta çalışıyordum. İnşaatta çalışanlar bilir; her tarafı açık olur ve cereyan yapar. Farkında olmadan cereyanda kalmışım ve inanılmaz derecede üşütmüşüm; akşam farkına vardık. O zamanda hastaneye gidecek paramız yoktu ve ılık su ile duş alarak ateşimi düşürmeye çalışıyorlardı. Annem ve babam beni kolumdan tutarak banyoya oradan da yatağa götürüyorlar ama ne yapsalar nafile ateş 42 dereceden inmiyordu. Yavaş yavaş bilincimi yitirmeye başlıyordum ve  havale geçirmek üzereydim. Ama ağzımdan "Allah'ım yardım et," kelâmından başka bir şey çıkmıyordu. Sabah namazı vaktiydi. Babam abdestini almış, sabah namazını kılımaya başlamış, annem de abdest almaya gidiyordu. Annemin, abdest almaya gitmeden evvel benim ateşime baktığını ve "tüh çocuğun ateşi daha düşmemiş," deyip abdest almaya gittiğini hatırlıyorum ve o sırada Seyyid Abdülhakîm Arvâsi Hazretleri dipdiri karşımda! Açıkcası Efendi Hazretleri'ni delicesine sevdiğim halde dipdiri karşımda görünce korktum ürperdim. Efendi Hazretleri, sağ eliyle yüzümü sıvazladı yüzümü sıvazlarken gözlerimi kapattığımda Efendi Hazretleri'ni kabr-i şerif'ine giderken gördüm. Tam kabr-i şerif'ine giderken bana döndü ve o muhteşem nazar-i bakışlarıyla karşılaştığımda annemin ve babamın yardımı olmadan kalkamayan ben sanki komutanının karşısında hazır ola geçen bir asker gibi ayağa kalktım. Tam o sırada annem içeri girdi ve beni ayakta görünce korktu. Ateşime baktı, ateşim yok; şaşırmıştı. "Elim ıslak ya ondandır," dedi. Elini kuruladı ateşime baktı; yine aynı, ateşimden eser yoktu. Babam içerden ne oluyor diye seslendiğinde babama konuşabildim. Durumu anlattığımda annem babam ve ben gün aydınlana kadar ağladık. Çok şükür o günden bugüne ciddi bir hastalık geçirmedim ve Allah'ın izniyle Efendi Hazretleri'ne bağlılığım daha da arttı. Biz Bağlum'lulara ne büyük nimet ki Efendi Hazretleri'ni tanımakla ve bağlanmakla nasiplendik. Allahü tealâ cümle Ümmet-i Muhammed'e nasip eder İNŞALLAH.

Abdülmecid Efendi'den

 

Van valisi Tahir Paşa, Efendi Hazretleri’ni Van'a davet etmişti. Beraberce Başkale’den çıkıp Hoşab’a geldik. Hoşab’da attan indi. Çünkü dedesinin dedesi Seyyid Abdurrahman Kutub orada medfundu ve edeben orada ata binmezdi. Sonra dedelerini ziyarete gittik. Oradan ayrıldıktan sonra bir kabrin yanında uzun zaman kaldılar. Zahiren kabirdekine, batînen bu fakire teveccüh ederek durdu. Ve bana “Kabirdeki gencin ne dediğini duyuyormusun?” buyurdu. Evet duyuyorum, “Yâ Zelcelâl-i vel-İkrâm” diyor dedim. “Bu kabirde on dokuz yaşında bir genç yatmaktadır. Kıyâmete kadar bu tesbihe devam eder,” buyurdular.

Tahir Efendi'nin Efendi Hazretleri ile tanışması

 

Erbil'de dünyaya geldim. Tahsilimi orada yaptım. İyi okudum. Arabî'yi ve Fârısi'yi iyi bilirim. Tefsir, hadis, fıkıh gibi ilimleri tahsil etmişdim ve her mecliste soz sahibi denecek ilmim vardı. Birgün beni Abdülhakim Efendi'ye (kuddise sirruh) götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Hatta huzurunda da, kendilerine çok yakın bir sandalyede oturdum. Sonra konuşmağa başladılar. Sandalyede oturmaktan teeddüb edip yere indim. Konuşuyorlar ve bilmediğim, duymadığım ma'nalar beyan ediyorlardı. Hayretlere kapıldım. Rüyada mıyım diye düşündüm; hayır! Şimdiye kadar bu sözleri hicbir yerden, hiçbir kimseden okudum mu, duydum mu, diye hatırımı yokladım; yine hayır. Yakınlarında durmağa hayâ ettim. Biraz geri çekildim. Biraz daha... biraz daha derken, kendimi kapının girişinde, nerede ise, dışarısı sayıacak bir yerde buldum.

 

Ve o günkü ifadelerinden biri: "Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu döner. Evliya candır. Onlar ruhları ile beraber, kalblerindeki Hak teâlâ'ya muhabbet ile Hakka kavuşmuşlardır. Ya'ni halk içinde Hak'ladırlar. Evliyanın zâhirine bakanin kalbi zehirlenir, bâtınına bakanın akıbeti hayr, dünya ve ahıreti mes'ûd olur," idi.