PEYGAMBER TORUNU
İKİ ŞEHİT ,

HAZRETİ HASAN VE HAZRETİ HÜSEYİN 
 

 

Kâinatin Efendisi hakkında, erkek çocuklarının yaşamaması yüzünden müşrikler «ebter —nesli kesik» demişlerdi. Cevabı, «Kevser» Sûresinde Allah verdi:

 

«— Sana ebter diyenlerdir ki, öyle olacaklardır!»

 

Asıl onların nesli kesilecek, Allah Resulününki ise, millet millet, bütün yeryüzünü saracak ve her devirde kurtarıcılık bayrağını taşıyacak...

 

Öyle oldu. Nur kuşağı, Allah Resulünün nesli, kızı incelik kaynağı Fatıma ve amcasının oğlu derinlik menbaı Ali'den, Hasan ve Hüseyin isimli iki Peygamber toruniyle, mânada ve maddede kol kol bütün insanlığı kucakladı.

«Kevser» Sûresinin müjdelediği Nur Nesline baş olmaya memur, mukaddes emanetin " cevherini kanında eritmiş, iki şanlı kolbaşı, Peygamber torunları Hasan ve Hüseyin... Ve yeryüzünün, iç fitneye kurban, en büyük iki şehidi...

 

Başında kadınlık ismet ve zarafetinin en parlak tacı Fatıma, loğusa yatağında... Yanında yavrucağı... Kapı vuruluyor. Gelen, Allah'ın Sevgilisidir.

Allah'ın Sevgilisi, yavruyu kucaklarına alıyorlar ve kulagına ezan okuyorlar: Allah en büyük, Allah en büyük...

 

Yedinci günü tekrar gelip yavrunun saçlarını kestiriyorlar ve ağırlığınca altını sadaka ediyorlar.

 

«Akîka» kurbanı da kesilip fukaraya dağıtıldıktan sonra, damatlarına soruyorlar:

 

«— Oğluma ne ad verdiniz?»

«— Henüz bir ad veremedik, ey Allah'ın Resulü!..

Harp, yahut Cafer  isimlerinden birini düşünüyorum ama adlandırmak size ait.»

Gaye - İnsan ve Ufuk - Peygamber, buyuruyorlar: «— Adı El-Hasen olsun!»

 

Bir başka bildirişe göre, Hazret-i Ali yavrusunu, Harp, yahut Cafer diye isimlendirmek istediğini Allah’ın Resulüne bildirince Vahiy Meleği inmiş ve Alemin Fahrine:

 

«— Ey Allahın Resulü, demiş; Ali'nin seninle alakkası, Harun'un Musa'ya nisbeti gibidir. Sen de Ali'nin oğlunu, Harun'un çocuğuna verdiği adla isimlendir.»

 

Ve Süryâni dilindeki ismin Arapça karşılığı, Nur neslinin yürütücüsü yavruya takılmış... El-Hasen, güzellik ve iyilik vasfının ismi...

 

Araplarda bu adla ilk isimlendirilen o...

 

Allah'ın Resulünün, mukaddes sırtlarına bindirip yerde emekliyerek gezdirdiği torun...

 

Bürâ diyor ki:

 

« Ben, Allah'ın Resulünü, mübarek sırtlarında Hasan'ı gezdirirken gördüm. Şöyle diyorlardı.

 

Yârabbi, ben Hasan'ı severim; sen de onu sev!»

 

Sık evlendi ve sık boşandı. Bir iddiaya göre doksan kere...

 

Bu mevzuda yapılan bir dedikoduya, kızı istenen bir büyüğün cevabı:

 

«— Yüz kızım olsa da Hasan her defa birini alıp öbürünü boşasa, sonuncusuna kadar hepsini verirdim.»

 

Sekizi erkek ve ikisi kız, on evlâdı yaşadı.

 

Misilsiz bir züht ve takva... Yanında birçok at ve deve varken yirmibeş kere yaya hac...

 

Sordular:

 

— Beraberinde bunca binek olduğu halde, bu kadar uzaklardan yaya gelmenin mânası nedir?

 

Dedi:

«— Ben Şerefli Evin yolunu yaya yürüyemiyecek olursam, Allah'ın huzurunda duramıyacak kadar hayaya düşerim.»

 

O kadar güzel, tatlı, çekici, büyüleyici bir konuşması vardı ki, insan onu dinlerken kendisinde, kendisinden hiçbir şey kalmadığım hisseder ve hemen teslim olurdu.

 

Umeyr bin-i İshak:

 

«— Ömrümce kimseye rastlamadım ki, kelâmı bana sükûtundan faziletli görünmüş olsun. Yalnız Hasan bin-i Ali konuşurken o hale düşerdim ki, onun asla susmamasını ve hep konuşmasını isterdim.»

 

Aşırı hilim sahibi, son haddiyle yumuşak... Hayatında kimseye sert muamele etmedi ve öfke yüzü göstermedi.

 

Her mikyasın üstünde cömert... İhsan edince yüz-bin dirhemden eksik vermezdi. İki kere, tek dirhem kalmamacasına, bütün varını muhtaçlara dağıttı.

 

Bir gün karşısına bir adam çıktı:

 

— Vaktiyle pek zengindim, şimdi çok düşkünüm!

 

Buna göre yardımını istiyorum!..

 

Şu cevabı aldı:

 

«— İsteğin, isteğindeki ölçü, benim sana vermeyi düşündüğüme göre fazla değil.. Şu var ki, seni, lâyık olduğun derecede ağırlamaktan âciz kalırsam üzülürüm!»

 

Ve Peygamber torunu, bütün parasının getirilmesini emretti. Getirdiler... Tam elîibin dirhem...

 

Getirene sordu:

 

«— Geçenlerde sana saklanmak üzere bir para vermiştim. O nerede?»

 

—Evet, o da ellibin dirhem... Saklı...

 

—Onu da getirin!

 

Peygamber torunu, saklattığiyle beraber yüzbin dirhemi, dünkü zengin, bugünkü fakir ve yarınki çok büyük zengine ihsan etti.

Bir şiirinden:

« Sen yaratıktan, Yaratıcı ile müstağni ol!

« Ki, yalandan doğru ile müstağni kalasın.

« Rızkını Allah'ın fazlından bekle!

« Bil ki, Ondan gayri rızklandırıcı yoktur!

« Kul kulu zengin edebilir sanan

« Rahmanın gücünü tanımayandır.»

Hazret-i Hasan, Hicretin kırkıncı senesi Ramazanında -19 Ramazan Pazar günü- Halife... O güne kadar dört büyük halifenin idareleri süresince en derin züht hayatını yaşayan ve dünya nailiyetlerine hiçbir değer vermeyen Peygamber torunu, otuzyedi yaşında reisliğe geldiği ân, ruhî ve siyasî şartların en nazikleriyle karşı karşıya... Horasan'dan Mısır'a, Suriye'den Yemen'e, iki çapraz hat arası büyük bir dünya parçasını kaplayıcı İslâm ülkesi, Müminlerin Emirliği makamı etrafında hazin bir çekişmeye şahit... Peygamber Evinin timsali, Peygambere mahsus ilim şehrinin kapısı, İlahî visal sırrının Hazret-i Ebubekir'den sonra ikinci emanetçisi, her vasıf üstü büyük Hazret-i Ali ile, yine üstün sahabîlerden, Arabın dâhilerinden, İslâm İmparatorluğunun Okyanuslara at süren kumandanlarını yetiştirmiş kurucularından Hazret-i Muaviye arasındaki anlaşmazlık ve malûm neticeleri...

İslâm tarihinin büyük ukdesi olan bu meselede gerçek ve derin mümine düşen görüş, Hazret-i Ali ile Muaviye arasındaki anlaşmazlığı bir içtihat ihtilâfından ibaret bilmek, bu anlaşmazlığın başka şahıslar üzerindeki ihtilâflarından doğmuş olarak iki Peygamber torununa edilen korkunç kastlardan Muaviye'yi münezzeh tutmak ve ebedî sorumluluğu, bu anlayış ayrılığının nefsânî istismarcılarına yüklemektir.

Asırlardan, ham ve kaba softalık müessesesinin şu veya bu tarafa çekerek müzminleştirdiği; sonsuz bir vecd içinde küfre karşı birlik kuracağı ve işi tâ ruhundan alacağı yerde yalnız bundan ibaret bıraktığı ve hem İslâm birliğini, hem de dâva bütününü parçalayıp ufaladığı mes'ele üzerindeki hüküm bu kadardır!

Hazret-i Ali sahabîlerin en büyüklerinden, Muaviye de büyüklerindendir; Ali mutlaka haklı, Muaviye ise haksız değildir; ve güneş doğup battıkça ufukların hicap kızartısı geçmiye-cek olan Peygamber torunlarına ait cinayette Muaviye masumdur.

Şu vakıayı az insan bilir:

Bir gün Allah'ın Resulü, vahiy kâtiplerinden Muaviye'ye buyurdular:

—Bir gün gelecek ki, senin çocukların, benim torunlarıma en büyük zulmü edecekler!

 

Muaviye yıldırımla vurulmuşa döndü:

 

—Aman, ey Allah'ın Resulü, ne diyorsunuz! Îzin verin, hepsini öldüreyim, neslimi kurutayım!»

 

Allah'ın Resulü gülümsediler:

—Hayır, yâ Muaviye, bunu yapamazsın! Takdir neyse o olur!

İşin hikmetini anlayanlarsa pek az oldu.

Hazret-i Hasan halifelik makamında Yemen, Hicaz, Küfe, Irak, Horasan havzaları kendisine bağlı olduğu halde, ancak altı ay, altı gün kalabildi.

 

Biraz önce belirttiğim anlaşmazlık yüzünden, Halifeye bağlılık dışı kalan sahaların merkezi Şam..

 

Hazret-i Hasan Şam Valisinin altmış binlik bir orduyla Irak'ı eline geçirmek üzere hareket ettiğini haber alınca, o da ordusunu toplayıp yola çıktı. Ağır bir yürüyüşle Müdayine vardı ve ordusuna istirahat verdi. Orada birkaç gün dinlenmeden sonra, başkaldıranların üzerine gidilecek... Hazret-I Hasan bu şurada, gece ve gündüz, yorgun ve uykusuz hep düşündü: Taraflar müslüman...

 

Çarpışırlarsa oluklar gibi müslüman kanı akacak... Taraflardan hiçbiri karşısındakini kırıp ezmeden muradına ermiyecek... Müslümanlar arası ilk büyük ve kanlı boğuşma, kendi zamanında çıkmış olacak... Buna razı olamaz; fanî bir dünya ve makam dâvası için, ne kadar haklı olursa olsun, böyle bir bölünüşe ve bölümler arası birbirini yeme ihtirasına yol açamaz.

 

Karşı tarafa elçiler gönderdi ve bazı şartlar altında sulha razı olarak Halifelik makamını bıraktı.

 

Oradan Küfe'ye ve kısa bir dinlenmeden sonra Medine'ye dönüş... Bundan ileriye yaşadığı dokuz buçuk yıl içinde Hazret-i Hasan, adım başında, en hain pusuların kurbanlık hedefi... Her şeyi bıraktığı ve perdenin ötesindeki âlemden başka hiçbir hasret çekmediği halde, Peygamber Evinin büyük oğlu olması gibi bir sıfat, hainlerce, yaşamasına engel... Şurada, burada, sadık, yakınlarından otuz kırk şahsiyet birer bahaneyle öldürülmüştür; asıl gaye kendisini öldürmektir ve ölüm dairesi ona doğru genişletilmektedir.

 

Hazret-i Hasan bu işaretlerden ürktü ve kendisini selâmette hissetmek için doğrudan doğruya tehlikenin idare merkezine, Şam'a gitti. Bir zaman da orada kaldı. Oradan aziz dostu Saad-ül-Muslî'nin vali bulunduğu Musul'a... Şam'da göz göre göre bir harekete girişmeyen hiyanet, hemen Musul'a yetişti. Musul valisinin haberi olmayan bir ziyarette, Peygamber torununun suyuna ve yemeğine zehir karıştırdılar. Hasan günlerce acılar içinde kıvrandı, fakat iyi oldu.

 

Baktılar ki, olmuyor; daha tesirli bir zehir tertiplemeyi düşündüler. Yeni zehiri, bir şişe içinde, nasıl kullanılacağını gösteren bir mektupla beraber Musul'a gönderdiler. Hiyanet ve cinayet emanetlerini taşıyan adamı, yolda, vahşi hayvanlar parçaladı. Oradan geçen biri, parçalanmış cesedin yanında şişeyi ve mektubu buldu ve Hazret-i Hasan'a götürüp teslim etti. Peygamber torunu, tertıpçiyi bu mektuptan öğrenmişken, mahcup olmasın diye suçlandırmaktan çekindi ve kimseye bir şey söylemedi. Fakat nasılsa işi öğrenen Musul Valisi Saad, haini yakalatıp boynunu vurdurdu.

 

Hazret-i Hasan gün yüzünü kendisine çok gören bu hallerden son derece mahzun, Medine'ye geçti.

 

Orada da iki defa zehirleme teşebbüsü... Bu defa teşebbüs, bütün kadınlık ve zevcelik ocağını yıkarcasına sarsacak şekilde, nikâhlısı Câde tarafından idare ediliyor. Hiyanet şebekesi, Peygamber torununun evine kadar sızmıştır.

 

Peygamber kanı taşıyan îlahî vecd ve ebedî teslimiyetin büyük mümessili, zevcesine hiçbir şey söylemedi; kıvrandırıcı ıstıraplar içinde büyük babası Peygamberler Peygamberinin Ravzasına gidip ağladı, Ravzanın parmaklarına yapışıp dua etti. Allah'tan şifa istedi ve yine kurtuldu.

 

Medine'de de kalınamaz! Yine Musul!.. Bir gün Musul çarşısında bir köşede duruyor. Elinde sopası, iki gözü kör bir bedbaht, kendisine doğru gelmekte...

 

Ortalığı simsiyah gören bu âmâ, ne türlü bir talim ve terbiye altında yetiştirilmiş olacak ki, doğru ona yanaştı ve sopasının sivri uciyle Hazret-i Hasan'in ayağını yaraladı. Peşinden af dileyip gitti. Fakat âmânın sivri uçlu sopası zehirli... Hazret-i Hasan yatağa düştü, ayakları davul gibi şişti. Uzun bir tedavi ve yine şifa..

 

Musul'da da oturulmuyor! Tekrar Medine; Peygamber beldesi... Bu defa zevcesi Câde'nin evine inmedi ve kızkardeşine misafir oldu.

 

Fakat kalbi mühürlü kadın fırsat kollamakta..

 

Câde, günlerce Hazret-i Hasan'ı uzaktan takip etti.

 

Bir Cuma gecesi, Câde, avucunda küçük bir kutu, Medine sokaklarında gölgesini yılan gibi kaydırarak, kocasının yattığı hücrenin önüne geldi. Herkes uykuda, bütün Medine sessiz.. Câde, hücrenin alçak perceresindeki su testisini aldı ve elindeki kutudan oraya beyaz bir toz boşalttı. Bu içenin ciğerini yakacak ve midesini parçalayacak olan, un haline getirilmiş elmas kırıntılarıdır.

 

Müminlerin imamı, biraz sonra uyanıp elini testiye attı ve suyu dikti. İçinde, yürek kavurucu bir acı.. Yüzü yemyeşil- Hazret-i Hüseyn'e haber koşturuldu. Hazret-i Hasan'ın başı, kardeşinin kucağında: «— Söyle, bu işi sana kim yaptı?» «— A benim kardeşim, benim bildiğimi sen de bilirsin! Bana açık olan sana kapalı değildir. Fakat bize düşen sabır ve teslimiyettir.»

 

Hazret-i Hasan, kendisinin açtığı şu küçük başlangıçtan sonra, dünyanın ve tarihin en büyük mazlum ve şehidi olmaya namzet kardeşine vasiyetler etti. Bir aralık sarsılır ve ürker gibi oldu; ve Hazret-i Hüseyin'in ölümü sakin ve telâşsız karşılamak gerektiği yolundaki ihtarına şu cevabı verdi:

 

«— Nasıl telaşlanmam? Şu anda Allah'ın , bir benzerini dünyada göstermediği heybetli emrine giriyorum! Bu günedek mislini görmediğim birtakım mahlûkları da görüyorum! Nasıl telâşlanmam?"

 

Ve arka üstü uzandı; hece hece, her hece ve kelimenin arası açık, Şahadet Kelimesini getirdi:

 

«— Şahadet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur; ve şehadet ederim ki (M....) onun kulu ve resulüdür»

Ve ötelere açılan gözlerini bu fanilik perdesine yumdu.

Hicrî 50 nci yıl, 5 Rebiülevvel... 47 yaşında...

 

Zehirlenmesinden biraz evvel rüyada, «ihlâs» Sûresinin ilk âyetini alnına yazılı görmüştü.

 

Rüyayı anlattıkları derin bir müslüman demişti ki:

 

«—Eğer rüyası sadıksa ölüm şerbetini içmesine pek az kaldı demektir.»

 

Sözü:

 

«—Allah'ın dileğine bağlanan kişi, nefsi için, Allah'ın seçtiği halden başkasını istemez.»

 

Ebu Hüreyre'den Hadîs meali:

 

«—Allahım; ben Hasan'i severim, onu seveni de severim.»

 

Bütün bunlara rağmen, Peygamber torunlarına edilen zulüm bahsinde Hasan'ın vaziyeti, bir kibrit çöpü ateşinden ibaret kalır. Hüseyn'inki ise alevleri Arş'ı saran ve beşerin hayatında tek kalan bir yangın... Kibrit onda parladı; yangın Hüseyinde çıktı ve kâinat yandı.

 

HAZRETi HÜSEYN

 

Hicretin dördüncü yılında (Şabanın 5'inci Salı günü) Peygamber beldesinde kulaktan kulağa bir müjde fısıltısı:

— Allah Resulünün ikinci torunu, Allah'ın arslanı Ali'nin ikinci oğlu dünyaya geldi!

 

Hasan ile arasında bir yıl bile yok...

 

56 sene, 5 ay, 5 gün yaşadı ve Hicrî 61'inci yılın 10 Muharrem Cuma günü, Kerbelâda, hiçbir masal ve destanın ve hiçbir hakikat ifadesinin kaydetmediği şekilde, İslâm tahassüsünün baş ıstırap kutbu olarak öldürüldü.

 

İsmini alışı, kardeşininki gibi..

 

«— Onu da, Harun Peygamberin ikinci oğluna ait ismimle adlandırınız!»

 

Ve yavruyu, bu İbranî ismin Arapçadaki karşılığı olan «Hüseyn» ile adlandırıyorlar.

Göğsünden ayaklarına kadar, vücutça Kâinatın Efendisine tam benzerlik...

İlimde, ibadette, ahlâkta, şecaatte üstün...

 

Birçok yaya hac, sık sık oruç ve başını secdeden kaldırmamacasına namaz...

 

Hayatında dört kere evlendi. Zevceleri, Leylâ, Ümmü Veled, Ümmü İshak,

Rübap...Ümmü Veled, İran sultanının kızı... İran'ın fethinde müslümanların eline esir düşüyor; ve misilsiz soyluluk ve güzelliğiyle, Halifeler Halifesi Ömer tarafından Hazret-i Hüseyn'e lâyık görülüyor.

 

İkisi erkek, ikisi kız, dört evlât: Ali-yül-Ekber (Büyük Ali), Ali-yül-Asgar (Küçük Ali), Fatıma, Sekîne... Sırasiyle, her çocuk bir anneden...

 

Erkek çocuklarından, cinsinin güzellik örneği, Allah Resulünün simada ve seste benzeri Ali (Ekber), 28 yaşlarındayken Kerbelâ'da kendisiyle beraber şehit edildi. Ondan sonra Nur Neslinin Hüseynî kolu, bir ismi de «Zeynelâbidin» olan Ali (Asgar)dan geldi. Bir rivayet, Hazret-I Hüseyn'in, isimleri Ali olan oğullarını üçe çıkarıyor ve Kerbelâ'dan sonra hayatta kalan Zeynelâbidin Hazretlerini, ortanca Ali kabul ediyor. Her ne şekilde olursa olsun İmam-I Zeynelâbidin, Hüseyn'e bağlı Nur Neslinin biricik devam ettiricisi ve en üstün faziletlerin yumağı...

 

Abdest alırken yüzü sapsarı kesilir ve niçin sarardığını soranlara:

 

«— Nasıl sararmayayım, derdi; kimin huzurunda olduğumu bilmiyor musunuz?»

 

24 saatte 1000 rekât namaz... İşte bu Zeynelâbidin!.

 

Bir gün kendisine dil uzatan bir insanı görmezlikten gelince, yüzsüz adam:

 

—Görmüyor musun, dedi; seni kastediyorum! Sana sövüyorum!

 

Ve Zeynelâbidin'den şu cevabı aldı: — İşte bunun için görmüyorum ya!. Büyük Arap şairi Ferzadak, Zeynelâbidin'in cömertliğini şöyle belirtir:

 

«—Şehadet kelimesinden başka hiçbir yerde yok demiyen insan...»

 

İşte bu Zeynelâbidin!...

 

«— Başına gelenlerden mahlûklara sızlanma! Zira merhametliyi merhametsize şikâyet etmiş olursun!» Diyen Zeynelâbidin...

 

Peygamber torunu Hüseyn'in , kendisine lâyık oğlu...

 

Hazret-i Hüseyn, zevcesi Rübap ile, ondan kızı Sekineyi çok severdi.

 

Bir beyti:

 

«Ben zevcem Rübap ile kızım Sekine'nin oturdukları evi bile severim...»

 

Hazret-i Hasan bahsinde belirttiğimiz büyük ukdenin kördüğüm safhası, Muaviye'nin ölümüyle beraber Hazret-i'Hüseyn zamanında açıldı. Müminlerin Emîri Hazret-i Ali ile Şam Valisi Muaviye arasında başlayan anlaşmazlık, Muaviye'ninkilerden başka istismarcı ellerde Peygamber torunu Hasan'ı zehirler ve işe şeytanî bir istikamet vermeye bakarken, Muaviye'nin ölümü dâvayı büsbütün şeytan emrine verdi ve hicrî birinci, milâdi yedinci asır çerçevesinde topyekûn zaman ve mekânın en büyük faciasına yol açtı.

 

Hazret-i Hasan'ın zehirlenmesinden beri 10 yıl, bilmem ne kadar ay geçmiş ve Muaviye Halifelik makamını muazzam bir devlet tahtı haline getirmiştir. İslâm büyük denizlere çıkmış, İslâmî şevket her tarafı tutmuştur.

 

Hazret-i Hüseyn, Medine'de, gözü bütün dünya nimetlerinden uzak, içine kapanık, yakınları arasında yaşıyor. Halifelik makamını tutanlarla arasındaki ip hep gergin, fakat olduğu gibi... İpi koparacak yeni bir hamle yok ortada...

 

Birdenbire bir hâdise: Medine Valisi, Muaviye'nin yeğeni, hisli ve insaflı tanınan Velid, başta Peygamber torunu Hüseyn, Hazret-i Ömer'le Hazret-i Zübeyr'in oğullarını aratıyor. Birbirlerinin en yakın dostları, üç büyük sahabînin oğullan...

 

Gelen haberci, Hazret-i Hüseyn ile Zübeyroğlunu Peygamber Mescidinde buluyor:

 

—Vali sizi çağırttı! Lütfen hemen buyurun!

 

Ali ve Zübeyr'in oğullan, hayret, biraz da dehşetle bakışıyorlar ve haberciye:

 

—Sen git, diyorlar; biz arkandan geliriz! Zübeyroğlu, Hüseyn'e soruyor;

 

—Bizimle düşüp kalkmayan Velid'in böyle birdenbire bizi çağırmasına ne dersin?

 

—Bana öyle geliyor ki, Muaviye öldü, yerine oğlu Yezid geçti. Bizden biy'at almak için Valiye emir vermiş olsa gerek...

 

Gerçek! Muaviye ölmüştür. Yerinde oğlu.. Öteden beri süre gelen malûm ukde yüzünden en nazik biy'at merkezleri, şehirlerden ve kalabalıklardan ziyade, bu üç büyük şahsiyet... Yezid, bütün İslâm ülkesinin birlik halinde kendisine tâbiliğini sağlayacak olan bu hayatî işin hemen yerine getirilmesi için amca oğlu Velid'e nâme, göndermiştir. Velid, bu gayet hassas nâmeyi alır almaz, mahremlerinden birkaçını topluyor ve ıstırapla akıl danışıyor:

 

—Şu emre karşı ben ne yapabilirim? Ya biy'at etmezlerse?... Etmeyeceklerine hiç şüphem yok! Bunlar, Allah Resulünün en büyük üç sahabîsinden gelen üç büyük zat... Muhakkak ki, Halifeliğe Yezid'i lâyık görmeyecekler. Muaviye zamanında neler olduğu malûm...

 

Şimdi oğlunu nasıl benimserler? Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum!

 

Velid'in kurmayları cevap verdi:

 

—Vaziyet gayet muhataralı!.. Ya bu deveyi güdeceksin, ya bu diyardan gideceksin! Üçünü birden çağırtırsın! Cellâtlarını da gizlersin! Biy'at ederlerse ne hoş! Etmediler mi, üçünün birden boynunu vurup işi «oldu, bitti» ye getirirsin! Yoksa, halk ihtilâtlarına bırakacak olursan, felâket!..

 

Mescit kapısında Hüseyn ile Zübeyroğlu arasındaki konuşma devam ediyor. Hüseyin'in görüşünü doğrulayan Zübeyroğlu, ona soruyor:

 

—Ne yapmak niyetindesin? Davete gidecek misin?

 

—Evet; adamlarımı da alıp toplulukla gideceğim! Bakalım, ne diyecek?

 

—Gitme, başına bir şey gelir!

 

—Ben ancak Velid'in bana zarar eriştiremeyeceği şartlar altında giderim!

 

—Etme, belli olmaz! O, hükümetin başında... Kendini koruyamıyabilirsin!

 

—Bildirdiğim tedbir ve tevekkülden başka yapacak işim yok!

 

Birbirinden ayrıldılar. Zübeyroğlu, evine gidip saklandı. Hüseyin, ev halkını ve yakınlarını toplayıp Velid'in kapısına gitti. Kapıda adamlarına hitabı:

 

—Siz burada durunuz ve ben içeriden çıkmadıkça veya seslenmedikçe yerinizden kımıldamayınız!

 

Benden bir ses işitirseniz içeriye dolar ve gerekeni yaparsınız! Ses işitmeden girmek, ben çıkmadan da gitmek yok!

 

Hüseyn, Velid'in karşısında... Velid, yüzü saparı, elinde Yezid'in nâmesi, Peygamber torununa bakıyor:

 

—Muaviye öldü ve Halifeliği Yezid aldı. Her taraf ona baş eğmiş bulunmakta... Fakat biy'atlerin en önemlisi, taşıdığın sıfat bakımından seninki.. Sonra da arkadaşlarınınki.. Seni, yeni halifeye biy'at etmeye davet ediyorum!

 

Hazret-i Hüseyn, şu inceler incesi cevabı verdi:

 

«—Dediğin gibi, taşıdığım sıfat bakımından, benim gizli biy'at etmem doğru olmaz! Etsem de makbul sayılmaz! Sen, Medine Valisi, bizi halk içinde açık biy'ate davet et!»

 

Uysal ve yumuşak seciyeli Velid:

 

—Peki, öyle olsun!

 

Demekten başka cevap bulamadı.

 

Fakat, akıl vericilerinden odada bulunan bir adam atıldı:

 

—Ne yapıyorsun, yâ Velid? Eğer Hüseyn buradan biy'at etmeksizin çıkıp gidecek olursa, kandan seller akmadan baş eğmez! Hazır ayağına gelmişken ya biy'at ettirecek ve bunu halka ilân edeceksin; yahut biy'at edince-yedek onu tutacaksın, hapsedeceksin!

 

Peygamber torunu bu fesat ajanına döndü, onu en ağır kelimelerle haşladı ve kimseden izin beklemeksizin çekip gitti.

 

Fesatçı, Velid'in üzerine yürürcesine haykırdı: —Hüseyn'i bıraktın! Kollarını sallaya sallaya gitti. Sözümü dinlemedin! Şimdi başımıza neler getireceğini görürsün!

 

Velid, ondan daha sert, sesini yükseltti: — Koca peygamber torununa, biy'at etmediği için mi kıyayım? Ben böyle bir cinayeti hayal etmekten bile Allah'a sığınırım! Bana dünyaları ve öteleri verseler böyle bir şenaati düşünemem!

 

Öte yandan, Zübeyroğluna tekrar adam gidiyor.

 

Cevap:

 

—Bana bir gün mühlet verin! Yarın gelirim!

 

Hazret-i Ömer'in oğlundansa hiçbir haber yok..

 

Zübeyroğlu, karanlık basınca, pahada ağır, yükte hafif eşyasını toplayıp, kardeşi Cafer'le beraber, Mekke yönünde sırra kadem basıyor.

 

Hazret-i Hüseyn, Velid'in şiddet kullanamaması karşısında, ertesi günü en yakınlarını topladı; dudaklarında Kur'andan bir âyet, Medine sokaklarından apaçık geçerek, Peygamber beldesini bıraktı. Manzara, Medinelilere çok acı geldi. Peşine düşüp ağlaşmaya başladılar.

 

O anda seksenlik bir ihtiyar, Peygamber torununun arkasından hazin hazin bakarak şöyle düşünmüş olamaz mı:

 

—Bundan yetmiş yıl kadar evvel, Kâinatın Efendisi Medine'ye giderken şarkılar ve şiirler söyleyenlerin çocukları, hattâ kendileri, şimdi de O'nun evlâdı Medineden çıkarken ağlaşıyorlar!..

 

Şehir dışında, karşısına, Abdullah bin-i Muti çıktı: —Kurbanın olayım, ey Peygamber torunu! Nereye gidiyorsun?

 

—Şimdilik Mekkeye... Orada Allah'tan istihare ederim. Bakalım yolumuz nereye düşer?

 

Sakın Küfeye gideyim deme! O belde uğursuzdur, halkı da vefasız... Babana gadr, kardeşine zulmettiler. Mekke'den ayrılma! Sen Arabın efendisisin! Hicaz halkı Arabın efendisinden yüz çevirmez! Mekke'de kal!

 

—Bakalım, Allah ne gösterir?

 

Hazret-i Hüseyn Mekke'ye vardı; ve dudaklarında Kur'ândan yine bir âyet, «Harem-i Şerif» çerçevesine girdi.

 

Zübeyroğluyla buluştu. Mekke büyükleriyle görüştü.

 

Hazret-i Ömer'in oğlundan hâlâ bir haber yok... Yalnız, biy'at etmediği biliniyor.

Peygamber torunu nasıl bir yol tutacak?

Meçhul...

 

Fakat ipin kopmak üzere olduğu belli...

 

Haber , İslâm dünyasının her tarafını çınlatmıştır: —Peygamber torunu Hüseyn ile, Ömer ve Zübeyr'in oğullan, Yezid'e biy'at etmiyorlar!

 

Şam'da kuşku büyük... Yezid'in sarayında her kafa bir istifham işareti:

 

—Ne yapsak? Zor mu kullansak? İdamlarına mı gitsek? Ya Hicaz ve peşinden birçok İslâm merkezi ayaklanırsa? Aldırmazsak ne olur? Ayrılık ve kopuntu, genişleye genişleye Şam'a kadar girmez mi? Bu vaziyette hareketsiz kalmak mümkün mü?

 

Derken, Küfe'de bir hareket... Küfe ileri gelenleri mektup yazıp Hazret-i Hüseyn'e gönderdiler:

 

«Küfeye gel! Topyekûn sana biy'at edelim!» Hazret-i Hüseyin tereddütlü... Küfe'den yana da kuşkulu...

 

Bir mektup daha...Arkasından, binlerce imzalı bir de halk davetiyesi...

 

Hüseyin'in cevabı şu oldu:

 

«Mektuplarınızı ve davetiyenizi aldım. İlginizden hoşnudum. Size, evimden ve en yakınlarımdan Müslim bin-i Akîl'i gönderiyorum. Vaziyetinizi görsün, fikirlerinizi incelesin, büyüklerinizle konuşsun ve bana hükmünüzü bildirsin. Sizi tek karar etrafında birlik görürsem, ben de kalkar, gelirim!»

 

Müslim'e de şu emirleri verdi:

 

—Evvelâ Medine'ye... Allah'ın Resulünü ziyaret et! Ev halkınla helâlleş... Oradan Kûfe'ye... Küfe birlik mi, sağlam mı, güvene lâyık mı, iyice anla ve bana bildir!

 

Müslim, aldığı emirlerin ilk kısımlarını yerine getirdikten sonra, atının başını Küfe istikametine çevirdi ve yanına iki kılavuz, kum yollarında akmaya başladı.

 

Yol korkunç... Kılavuzlar istikâmeti kaybettiler. Öldürücü susuzluk... Kılavuzların ikisi de öldü; fakat Müslim kendisini kurtarabildi.

 

Küfe... Müslim, dostu Muhtar'ın evinde... Eve akan akana... Bütün Küfe çalkantı içinde... Kısa zamanda Hüseyn adma 18.000 kişiden alman biy'at...

 

Küfe Valisi Nûman, iyi ve din duygusu kuvvetli bir insan olduğu için, Hazret-i Hüseyn'e doğru bu akışı zorla kösteklemiyor; boyuna öğüt vermek ve Şam'dan gelecek tehlikeyi göstermekle kalıyor.

 

Valinin bu halini gören Yezid taraflıları, Şam'a haber uçurtmakta geri kalmıyorlar:

 

-Hüseyin'in adamı Müslim Küfe'yi birbirine kattı! Netice kötü! Vali Nûman, zaif ve tedbirsiz!

 

Kararlı ve kuvvetli bir valinin hemen Kûfe'ye gönderilmesi, şart!

 

Şam telâşta... Basra Valisi Ubeydullah bin-i Ziyad'a emir:

 

—Küfe Valiliğine tâyin edildiniz! Son hızla Küfeye gidip idareyi teslim alınız ve Müslim bin-I Akîl'i, ölü veya diri, ele geçiriniz!

 

Ziyadoğlu, Basrada kardeşini bırakıp yanına büyük bir maiyet aldı; çöl rüzgârı küheylânlar üzerinde Küfeye kanat açtı. Yezid'in hilekâr adamı yeni Vali, türlü plânlarla Müslim'in etrafındakileri dağıttı. Hazret-i Hüseyn'in fedakâr elçisi, tek başına, sokak ortasında kaldı. Artık, sığınabilecek hiç kimsesi yok.. Güç belâ ihtiyar bir kadının barakasına can atabildi. İhtiyar kadının oğlu Müslim'i yeni valiye haber verdi. Evi sardılar ve Müsim'i yaralı olarak, canına dokunulmayacağı vaadiyle Ziyadoğlu'nun huzuruna sürüklediler. Orada, Peygamber torunu evinin bağlılarından Müslim bin-i Akîl, kalbini nişanlayan kılıçlarla karşılaştı; ve Kerbela şehitlerinin öncüsü olarak can verdi.

 

Hazret-i Hüseyn, aldığı ilk haberler üzerine, neticeyi beklemeden sefer hazırlığına girişiyor. Ömer bin-i Abdurrahman ve İbn-i Abbas gibi yakınları, Küfelilere asla güvenilemiyeceğini söyleyerek, onu ille Mekke'de kalmaya teşvik ediyorlar:

 

—Gitme diyorlar; sen Kûfelileri bilmezsin! Seni yarı yolda bırakırlar ve hemen kuvvetil görünene sığınırlar. Madem ki sana bu kadar bağlı görünüyorlar, niçin toplanıp buraya gelmiyorlar? Sen yine her yardımı yurddaşlarından, Hicazlılardan bekle! Eğer onlara dargınsan ve mutlaka çıkıp gitmek kararmdaysan, hiç olmazsa kaleleri kuvvetli, dağları sarp, baba dostlarının kaynaştığı Yemen'e git!.

 

Fakat Hüseyn, gayet iradeli, karşılık veriyor;

 

—Öğütleriniz babaca ve kardeşçe...Fakat benim buralardan uzaklaşmam ve gideceğim yere gitmem kesinleşmiştir.

 

—Hiç olmazsa ev halkını beraber götürme!

 

—O da çaresiz! Beraber gelecekler!

 

Mekke'den, uzun bir kervan halinde Irak'a doğru yola çıkış.. .

 

Yolda, bir gün oğlu Zeynelâbidin için en güzel methiyesini söyleyecek olan şair Ferzadak'a rastlıyorlar.

 

—Selâm sana, ey Peygamber evladı!

 

—Sana selâm, ey şair! Nerelerden geliyorsun?

 

—Halkın içinden... Her tarafa serpilmiş insanların içinden...

 

—Halk ne düşünüyor? Hali nasıl?

 

Büyük şair cevapların en büyüğünü veriyor...

 

—Halkın kalbi seninle, kılıcı düşmanla... Ve Allah dilediğini işler.

 

Peygamber torunu hiç aldırmadan, Allah'ın kazasına doğru Küfe istikametinde ilerliyor.

 

Ufukta, toz duman içinde iki atlı... Dört nala gelip Peygamber torununun önünde duruyorlar.

 

Ellerinde bir mektup:

 

«—Sana bu mektubu oğullarımla gönderiyorum. Sakın yola devam etme! Ben gelip sana kavuşuncaya kadar bulunduğun noktada bekle!»

 

Abdullah bin-i Cafer'den gelen bu mektup, Hazret-i Hüseyn'e arkasından yetişen son «dur!» çığlığıdır. Fakat o durmuyor, ve ilâhî kazanın ineceği kum tanesi neredeyse oraya doğru ilerliyor.

 

Gerilerle ilgisini iplik iplik çözüp ileriye doğru mesafeleri kangal kangal dolayan Peygamber torunu, dere tepe düz, yürüdü. Kûfe'de olup bitenlerden hâlâ bilgisi yok... Bir aralık Hicaz illerinin kokusu artık duyulmayacak kadar mesafe alındığı ve yeni kokuların sınırına varıldığı hissi gelince, Küfe'ye önden bir mektup çıkardı. Pek yakında Kûfe'ye varacağını bildirdiği mektubu «Kays!» isimli bir yakınına teslim etmiş ve onu, altına güzel bir küheylân çekip ufuklara doğru sürmüştür.

 

Kays'ı Kadisiye sokaklarından dört nala geçerken durdurttular ve atından al aşağı ettiler. Üstü aranınca gizli mektup bulundu. Onu, mektupla beraber, muhafaza altında, Küfe valisi Ziyadoğlu'na gönderdiler.

 

Mektuba kısa bir nazar atan vali, adamlarına emretti:

 

—Kesin başını!

 

Başlangıcın başında ikinci şehit...

 

Hazret-i Hüseyin, atının sırtında, başı göğsünde, her şeyden habersiz, mesafelerin teşbihini çekmekte...

 

Yolda, sağdan ve soldan bazı katılmalar...

 

Sâ'lebiye mevkiinde kara haber:

 

«—Gönderdiğin ilk elçi, sana Küfede şu kadar gönüllü toplayan Müslim, Vali Ziyadoğlu tarafından öldürtüldü! Vaziyet çok tehlikeli! Kararını ver!»

 

Hazret-i Hüseyn vurulmuşa döndü. Bütün kervan taş kesilmiş... Bazı dostları, Peygamber torununun etrafını aldılar:

 

—Bu vaziyetten sonra dönmek lâzım! Artık ısrarın değeri kalmadı!

 

Müslim' in kardeşleri atıldılar:

 

—Ya kardeşimizin öcünü alırız, yahut biz de onun gibi şehit oluruz! Mutlaka gideceğiz!

 

Peygamber Torunu, Müslim'in kardeşlerine hak verici bir eda ile ufukları işaret etti:

 

—Gideceğiz!

 

Yola devam ediyorlar...

 

Bir iki konak sonra ikinci şehidin haberi...

 

Başlan biraz daha eğik, yine yola devam ediyorlar...

 

Ey, yerle göğün, yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Gaye-İnsan ve Ufuk-Peygamberin sevgili torunu!

 

Nereye gidiyorsun? Senin açmaya gittiğin ufukları kapayıp, senin kapattığın ufukları açmaya gelen, Peygamber kanına susamış, insan kılıklı iblislerin ayak seslerini duymuyor musun? Evet; gaibin eşyada tel tel ihtizazındaki gizli işaretleri herkesten iyi kaydeden sen, şair Ferzadak'ın dediği kaza okunun saplanacağı yerde hedef olmaya gidiyorsun! Buna göre ya her şeyi biliyor ya hiçbir şey bilmiyorsun!

 

O konaktan da kalkıyorlar. Bir nehir geçiyorlar. Bir düzlükte ilerliyorlar.

Karşılarında, çok uzaklarda, birtakım şekiller.. Şekiller belli oluyor: Uzun bir dizi atlı... Bir süvari alayı denilebilir.

 

Sağdaki dağ yamacına doğru istikâmet değiştiriyorlar. Süvari de o tarafa sapıp karşılarına geçiyor...

 

İki taraf , karşı karşıya, durmuştur.

 

Vakit öğle, Hazreti Hüseyn'in müezzini ezan okuyor. Toprağın kumlu derisi ürpermekte: Allah en büyük!..

 

Herkes Peygamber torununun arkasında namazda. Hür isimli bir kumandanın emri altındaki karşı taraf askerleri de, uzaktan, büyük imama uyup namazlarını kılıyorlar. Namazdan sonra Hazret-I Hüseyn yüksekçe bir yere çıkıp bir hutbe veriyor. Hutbesinin içinde, kumandana doğru haykırıyor:

 

«—Biz, biy'at için tarafımıza gönderilen haber ve davet üzerine geldik! Kendimizden hareket etmiş değiliz!»

 

Hür, uzaktan, aynı yüksek sesle karşılık veriyor:

 

—Biz de, o mektubu sana yazanlardan değiliz! Fakat karşı çıkıp seni ele geçirmeye ve Küfeye kadar senden ayrılmamaya memuruz!

 

—Bizi esir mi ediyorsunuz?

 

—Hayır, beraberimize alıyoruz.

 

Hazret-i Hüseyn geriye dönüp adamlarına nida etti:

 

—Haydi, atlayın atlarınıza! Herkes bineğine! Geri dönüyoruz!

 

Hür, atıldı:

 

—Olamaz. Ne Medineye dönebilirsiniz, ne de başka bir yere.. Küfeden gayri her istikâmet size kapalı!...

 

Hazret-i Hüseyn kıskıvrak sarıldığını anladı. İşi sonuna kadar götürmekten başka yol kalmamıştır.

 

Kendilerini uzakça bir mesafeden takip eden atlıların kıskacı içinde Küfe yolunu tuttular. Çok geçmeden Kûfeli dostlardan bir grup çıkageldi. Kumandan Hür, evvelâ, gelenleri Hüseyn' le görüştürmek istemedi. Fakat Peygamber Torununun azimli ısrarına dayanamadı ve izin verdi.

 

Gelenler, Küfenin tablosunu, olduğu gibi, Hazret-i Hüseyn'in gözleri önüne serdiler:

 

—Küfe artık ellerinde! Murahhaslarınız şehit edildi! İ karmadı! Çaresini burada düşünelim!

 

Gruplardan biri, Hüseyn'in atını dizginlerinden kavrayarak yalvardı:

 

—Yâ Hüseyn! Küfede dostalarm pek az, düşmanlarınsa pek çok! Böyle, elin ayağın bağlı, gidemezsin! Gel, bir tertibini bulup seninle dağ tarafına sıvışalım; oradan, benim kabilemin bulunduğu yana çekiliriz! En dip tepelerde bizimkiler... Düşmanlar üzerimize derya misali gelseler yine bir şey yapamazlar!... Az zamanda komşu oymaklar bize katılır. Başları olduğum yirmi bin cengâveri emrinde bil! Çok geçmez, düşmana saldırabilecek kuvvete erişiriz. Benimle gel!

 

Hazret-i Hüseyn bu candan sözleri tek tek dinleyip kararını bildirdi:

 

«—Allah sana iyi niyetin bakımından hayırlar ihsan etsin! Fakat ben seninle gelemem! Şimdilik bizim için bir kere tutmuş bulunduğumuz yönden yüz çevirmek güç! Sen dön ve yurduna git! Allah'ın dilediği olur. »

 

Gelenler, mahzun, ayrıldılar. Hüseyn Küfe süvarileriyle beraber yürüdü; ve Muharrem ayının ikinci günü «Kerbelâ» dedikleri, dünyanın en felâketli yerine indi.

 

Burası üstünde kuş değil, hayalin bile uçamayacağı, uçarsa boğulacağı, yeşil renge ebediyen hasret, sapsarı bir ölüm zemini..

 

Ne baştan başa lügat kitaplarında, ne de bir uçtan öbür uca yeryüzünde dehşetinden bir işaret bulabileceğiniz Kerbelâ vadisine kondular. Korkunç gece... Muharrem ayının hilâli, Kerbelâya fazla bakamayarak kayboldu. Kumların ve dikenlerin nefes alışını dinleyen bir sessizlikten başka hiçbir varlık hissi gelmiyor insana... Arada bir, kısık bir at ve deve homurtusu, yeryüzünde olduklarının ihtarcısı... Birer tente çatısı şeklindeki çadırlarda başbaşa vermiş gölgeler...

 

Aralarında bir tanesi, dimdik ve düşünceli duruşiyle, Peygamber Torununa ait olduğunu ilân ediyor.

 

Sabahı ettiler. Bir de ne görsünler? Karşılarında, ordu çapında yeni bir kuvvet.. Ömer bin-i Saad kumandasında Küfeden gelen dört bin neferli birlik.. Süvarilerin başındaki Hür'den sonra, arkadan gelen ana kuvvet ve Ömer bin-i Saad... Askerini Hazret-i Hüseyn'in ta karşısına yaymış, umumî kumandayı eline almış, bekliyor.

Saadoğlu, Hazret-i Hüseyn'e bir adam gönderdi:

 

—Niçin Küfeye doğru yola çıktınız? Muradınız nedir? Açıklayınız!

 

—Kumandanınıza deyiniz ki, Kûfeliler davet etti, ben de geldim! Eğer davetten caydılarsa dönerim!

 

Ömer bin-i Saad, bu cevabı kelimesi kelimesine Küfe valisine uçurttu.

 

Karşılıklı bekleme... Taraflar arasında hiçbir temas yok. -- Yalnız, uzaktan birbirlerini süzüyorlar.

 

Vali Ziyadoğlu'ndan gelen cevap:

 

«—Hüseyn'e biy'ati teklif et! Hemen askerin ve kendi adamlarının önünde Yezid'in Halifeliğini tanısın! Kabul ederse serbesttir. Kabul etmezse, onu sar, sularını kes , ölü veya diri, yakala!»

 

—Seni Yezid'e biy'at etmeye, davet ediyorum!

 

—Asla!

 

—Başınıza gelecekleri düşünüyor musun?

—Her şey Allahtan gelir!

 

—Son defa söylüyorum, biy'at et!

 

—Boşuna zahmet ediyorsun!

 

Kumandan, beşyüz atlı çıkartıp yakındaki suyu tutturdu. Peygamber Torunu ve yakınlarının dehşetle açılmış gözleri önünde suya engel oldular. Hazret-i Hüseyn, manzaraya pek yakın, vakar ve tevekkül içinde, düşmanlarının cinayet hazırlığını seyrediyor.

 

Biri (Abdullah bin-i Ebilhusayn), suyun yanından Peygamber Torununa haykırdı:

 

«—Yâ Hüseyn! Can verinceye kadar tek damlasını tadamadan, suya baka baka, susuzluktan öleceksin!»

 

O zaman Peygamber Torununun ellerini kaldırıp, dua edasiyle mırıldandığı görüldü:

 

«— İlahî, sen bu adamı suya kanamadan, içi yana öldür!»

 

Hüseyn'in, Allahtan sadece susuzlukla öldürmesini dilediği adam, kısa bir zaman sonra öyle bir illete tutulacaktır ki, kırba kırba su içtiği halde kanmayacak ve su (içinde, su içebilmek imkanı içinde, bir türlü suya doyamadan can verecektir.

 

Kerbelâda bilmem kaçıncı akşam... Su kaynağının tutulduğu günün gecesi...

Hazret-i Hüseyn, kumandana haber gönderdi:

 

— Sizinle, tenhada, başbaşa görüşmek istiyorum!

 

Buluştular.

 

«—Yâ Ömer bin-i Saad! Nedir müslümanlara hazırladığınız bu zulümler? Bırakın beni, ya Medine’ye döneyim, yahut kâfirlerle savaşmak için Türkistan taraflarına gideyim! Doğruca Şama, Halifenizin gözü önündeki yere de gidebilirim! İnsafa gelin!»

—Bence güzel teklif! Hemen, şimdi valiye bildiririm! Bakalım ne emir verir?

Küfe valisi, elinde Hüseyn'in teklifini bildiren mektup, sedirinde oturuyor. Yanında, Allah'ın yarattığı bütün lânetlilerin, kendilerine baş seçecekleri bir şenaet heykeli, «Şemir» adlı insan sureti...

Ziyadoğlu, mektubu bir - iki kere okuyup gözlerini Şemir'e dikti:

 

—Teklif hiç de fena değil... Nereye gitmesi gerektiğini düşünürüz! Ben teklifi esas olarak kabul ediyorum! Başını alıp gitsin ve bizi derdinden kurtarsın!

 

Şemir, şeytanı hayran bırakacak bir tavırla yılan ıslığı çalmaya başladı:

 

—Ne yapıyorsun, ey Ziyadoğlu; ben de seni, dirayetli, azimli bir insan biliyordum! Eline geçen fırsatı nasıl kaçırıyorsun? Düşünmüyor musun ki, Hüseyn, Peygamber torunudur ve nereye giderse kendisine taraftar bulur? Kuvvete erince de, evvelâ senin basma belâ olur. Duyduğuma göre askerlerin kumandanı, gece, onunla tenhalarda buluşmuş ve konuşmuş... Bu da Ömer bin-I Saad hesabına şüpheli bir işaret... Hüseyn onun da askerlerinin iradesini çelebilir. Sen Ömer'e, Hüseyn'i bütün etrafiyle tutup buraya getirmesi için emir gönder! Başka bir şeye karışmasın! Hüseyn senin huzuruna çıkarıldıktan sonra kararı verirsin! Dilersen bağışlarsın, dilersen cezalandırırsın! Fakat her halde uzaktan karar vermez ve işi zaif ellere bırakmamış olursun!

 

Ziyadoğlu bu şeytanî telkin karşısında eridi ve Şemir'e:

 

—Öyleyse, dedi; işin başına seni geçiriyorum! Doğru Kerbelâya git ve emrimi kumandana bildir.

 

Hüseyn'i, arkadaşlariyle beraber, buraya, bana getirsin! Hüseyn ayak direr, gelmek istemez ve karşı koyarsa, hepsini kılıçtan geçirsin ve cesetlerini atlara çiğnetsin! Eğer bu emre kumandan da baş eğmeyecek olursa, onun da kellesini kestirebilir ve bana gönderirsin! Her yetkiyi veriyorum sana! Hemen al nâmelerimi ve yola çık!

 

Şemir, Muharremin dokuzuncu günü, felâketten bir gün evvel Kerbelâda...

Peygamber torunu ve yanındaki yüze yakın insan; kadından, kucaktaki çocuğa kadar bir dizi masum, susuzluktan kavrulmakta... Matralarda tek damla su kalmamış ve biraz ileride bulunan su, nöbetçilerin oku ve mızrağı halindeki yakıcı dilini istihza ile çıkarmıştır. Âlemde her halde ikincisi olmayan susuzluk işkencesine karşı zalimler o kadar hissiz ki, bulutlar süngerlerini sulardan şişirip koşuşsalar ve Hüseyn'in başı üstünden sıkıp akıtsalar, belki göğe ok çekecekler!

İnsan hayatında bu levhanın bir eşi olup olmadığını şundan anlayınız ki:

—Su, su!

 

Diye kıvranan çocuğunu kucağına alıp:

 

—Dilimi em, evlâdım, belki biraz faydası olur!.

 

Diyen bir baba vardır Kerbelâda...

 

Şemir'in Validen getirdiği emirleri taazzumla Kumandana sunması, Kûfeli askerler arasında gergin bir hava doğurdu. Herkes, körükörüne emrine girdiği bu adama tiksinerek bakıyor.

 

Kumandan Ömer, bu duyguya tercüman oldu:

 

—Sen kalbsiz bir insansız, yâ Şemir!

 

—Kalbe değil, kafaya kulak vermenin günündeyiz!

 

Ve öyle lâflar etti ki, Ömer'in kalbini mühürledi ve ikbal hırsını kamçıladı.

 

Muharremin dokuzuncu günü akşamı, Ömer askerine hücum emrini verdi. Saflar her yandan harekete geçip Hazret-i Hüseyn'i daracık bir dörtköşe içine almaya başladılar.

 

Hüseyn, kardeşi Abbas'ı Ömer'e gönderip sordurdu:

 

—Böyle geç vakit üzerimize gelmekten muradınız nedir?

 

—Artık bu işi bir neticeye bağlayacağız! Emir aldık!

 

—Anlaşamaz mıyız?

 

—Hüseyn biy'ate razı olmadıkça hiçbir anlaşmaya imkân yok!

 

Abbas vaziyeti Hüseyn'e bildirdi ve tekrar Ömer'e gönderildi.

 

—Hüseyn diyor ki, böyle gece vakti hücum, insafa sığmaz! Hiç olmazsa bize sabaha kadar müsaade edin!

 

Ömer buna razı oldu.

 

Hücum, Muharremin onuncu günü sabahına bırakılmıştır.

 

Hüseyn, batan güneşe arkasını vermiş, bir heybet ve ulviyet karartısı şeklinde, etrafını alan yakınlarına hitap ediyor (aynen):

 

«—Allah'a, senaların en güzeliyle; ister saadet, ister mihnet halinde olsun, hamdederim! Rabbim; sana hamd ederim ki, bize nübüvvetle ikram ettin, hakkı işitir kulaklar ve görür gözler verdin ve kalblerimizi hakkı kabul edici yarattın! Bize Kur'anı bildirdin ve din ilmini öğrettin... Bizi, şükredici kullarından eyle! Sözün bundan ötesi şu ki, ben, yakınlarımdan daha vefalı ve daha hayırlısını, ev halkımdan da daha üstün ve faziletlisini görmedim. Allah hepinize, bana fedakârlığınızdan ötürü, hayırlar ihsan etsin... Öyle sanırım ki, düşmanla günümüz yarındır. Yarın sabah onlarla hesap meydanımız açılacak... Bu bakımdan size, hepinize izin veriyorum: Bana karşı üzerinizde bir borç olmaksızın, her zimmetten kurtulmuş olarak, bu gece gidebilir, selâmete çıkabilirsiniz! Gidiniz, geceye bir deve gibi bininiz ve uzaklasınız! Her biriniz de aile fertlerimden birinin elinden tutsun ve onu selâmete çıkarsın!.. Allah'ın hayrı üzerinizde olsun!.. Gidiniz, köylere, kasabalara yayılınız!.. Tâ ki, Allah, mihneti üzerinizden kaldırsın... Düşmanların biricik muradı beni elde etmektir; beni elde ederlerse kimseyi istemezler! Gidiniz!»

Bu ezici hitap altında bütün iradeler tuz-buz... İlâhi imtihan, karşılarına iki şey çıkarmıştır. Ya can, ya Peygamber Torunu...

Hüseyn'in oğulları, kardeşleri ve kardeşlerinin oğulllan halkının önüne geçiyor:

 

«—Senden sonra yaşamak, yaşayabilmek için böyle bir çareye asla başvuramayız! Allah göstermesin!»

 

Hüseyn, ısrarla:

«—Oğullarım, kardeşlerim, yeğenlerim; siz yapmıyorsunuz, ben izin veriyorum! Müslim'in şehitliği yeter! Gidiniz, ben istiyorum!»

 

Aile yakınlarından biri büsbütün ileriye gidiyor ve sahneyi en acı heyecana boğuyor:

 

«—Hayır, gidemeyiz! Hangi hayata ve ne yüzle?... İnsanların yüzüne nasıl bakabiliriz?

 

Büyüğümüzü, efendimizi korumak için bir ok bile atmadan, tek yara almadan savuşup geldik mi  diyeceğiz? Allah üzerine söylüyoruz ki, bunu ebediyen kabul edemeyiz! Aksine, hepimiz, mallarımızı, canımızı, çocuklarımızı sana feda etmekten bir ân bile geri kalmayız! Seninle yanyana, son nefesimize kadar çarpışmaya bütün gönlümüzle hazırız!»

Arkasından bir başkası:

«—Seni tek başına bırakırsak, hakkını edada Allah'a ne diyebiliriz; hangi özrü ileriye sürebiliriz? Vallahi, ben mızrağımı düşman göğsünde parçalayıncaya, kılıcımı da, kabzasına dek kırıncaya kadar senden ayrılmam! İsterse silâhım olmasm; senin uğrunda kollarım koparılıncaya kadar taş atarak savaşırım!»

Hepsi bunlara benzer şeyler söyledi, hepsi bu duygulara ortak çıktı ve bir ağızdan haykırdılar:

«—Öleceğiz, dönmeyeceğiz, seni yalnız bırakmayacağız!»

Peygamber torunu, ellerini açarak yakınlarına dua etti ve:

«—Şimdi, dedi; herkes yerine ve hazırlığının başına!..»

Hazret-i Hüseyn, yanında , büyük sahabilerden ve ilklerden Ebuzer'iri kölesi, ay ışığında kılıcını siliyor ve bir şiir okuyor... Şiirde, ölüme, kadere, celil olan Rabbin emirlerine ait hikmetler...

Hazret-i Hüseyn'in ağzından dökülen mısraları, biraz ilerideki çadırından kızkardeşi Zeynep duydu ve bir çığlık kopararak bayıldı.

 

Kızkardeşi aydınca, Hüseyn ona hitap etti:

 

«—Allah'a sığın, kardeşim; ve bil ki, yerde ve gökte ne varsa ölür. Gökler de baki kalmaz. Allah'tan başka her-şey Helakte... Annem, babam ve ağabeyim benden daha hayırlıydılar. Birer birer gittiler.»

 

Sonra yakınlarına bazı emirler verip bir kenara çekildi.

 

Gökleri huni içinde çekip süzecek, eritecek, yutacak kadar derin bir sessizlik içinde, sabaha kadar namaz, teşbih, zikr ve dua...

 

Hicrî 61'inci yılın 10 Muharrem Cuma sabahı, doğan güneş, Hüseyn'i, Kerbelâda , geceden beri elleri açık vaziyette, duada buldu.

 

Hazret-i Hüseyn'in yüze yakın etrafı içinde eli kılıç tutabilen 72 kişi... 32 süvari ve 40 piyade...

 

Aradaki nispet, bire altmış...

 

Gecenin siyah yüzünü sabahın ilk ışıklan pudralarken, bütün hazırlıklarını bitirmişler, namaz...

 

Hazreti-i Hüseyn, fedailerini tertipledi. Sağ kanatta Züheyr, sol kanatta Habib, merkezde de kendisi... Sancak, kardeşi Abbas'ın elinde...

 

Hazret-i Hüseyn, atının üstünde... Elinde Kur'an ... Açtı; ve şiddet onlarında Haktan imdat isteyici, kalbe kuvvet dileyici, her şeyi ilâhi emre bağlayıcı, Allanın muradına baş eğici duasını okudu.

 

Sonra atını birkaç adım ilerletip özengileri üzerinde doğruldu ve düşman saflarına hitap etti (aynen):

 

«—İnsanlar! Sözlerimi dinleyin! Aceleden sakının! Beni dikkat ve sükunetle dinleyin ki, size takdiri vacip olanı anlayasınız! Gelişimdeki özre kulaklarınızı ve kalbinizi açın! İnsaf edip özrümü kabul eder ve sözlerimi doğrularsanız gerçek saaadete erersiniz! Böyle olmazsa istediğinizi yapın!»

 

O anda gerilerden bir çığlık koptu. Peygamber Torununun kızkardeşleri ağlaşmaya başlamışlardı.

 

Hüseyn sustu, kızkardeşlerini sükûnete getirdi ve yine düşmana karşı, hitabesine devam etti:

 

« İnsanlar! Beni aslıma nispet edin ve bakın, ben kimim? İçinizi, ruhunuzu kurcalayın, nefsinizi tokatlayın ve sorun kendi kendinize; kanım size helâl midir?

 

Ben Pey.gamberinizin kıziyle amca oğlunun çocuğu değil miyim? Şehitlerin Efendisi Hamza, babamın amcası; Cennette kanat açan Cafer de benim öz amcam değil mi? Kardeşimle benim, Cennet ehli gençlerinin efendisi ve müminlerin gözbebeği olduğumuza dair Peygamber sözünü işitmediniz mi? Şüphesiz ki, bu sözümde beni doğrularsınız! Eğer yalanlamaya kalkarsanız, sorun, içinizde bilen vardır. Sorun; Câbir bin-i Abdullah, Ebu Said, Sehl bin-i Saad, Zeyd bin-i Erkam ve daha niceleriniz bilir! Bu kadar insan içinde, benim kanımı akıtmayı yasak edecek biri yok mu?»

İşin fenaya sarar gibi olduğunu hisseden baş mel'un Şemir, ağzını açmak istedi; fakat Hüseyn'in safından Habib'in korkunç bir nârasiyle sustu. Hüseyn yine sözü aldı:

«— Eğer söylediklerim üzerinde bir şüpheniz varsa, yahut benim Peygamberinizin torunu olduğuma inanmıyorsanız, biliniz ki, doğudan batıya kadar, Allah Resulünün, benden başka öz torunu yoktur! Söyleyin bakalım, benden ne istiyorsunuz. Öldürdüğüm bir mazlumun kanını mı, yediğim bir malın bedelini mi, açtığım bir yaranın kısasını mı? Siz, ey Şit, Ey Haccâr, ey Kays, ey Yezid, beni, mühürlerinizi taşıyan nâmelerle davet etmediniz mi?»

Peygamber Torununu, ayaklarına kapanırcasına davet ettikten sonra şimdi onu öldürmeye gelenler arasında boy gösteren bu adamlar, teker teker öne çıkıp:

 

—Hayır, biz böyle bir şey yapmadık, seni davet etmedik!

 

Dediler. Hazret-i Hüseyn, bu insanların sefilliğine mahzun mahzun baktı ve:

 

«—Evet, dedi; davet ettiniz; fakat mademki şimdi I dönüyorsunuz, beni istemiyorsunuz, bırakın, geldiğim yere döneyim!»

 

Başta davet edicilerden, şimdi düşman şafındaki, ismi geçen Kays, cevap vermeye kalktı:

 

—Yâ Hüseyin, Ziyadoğlununun emrine baş eğmez misin?

Hazret-i Hüseyn, atının üzerinde insan şeklinde bir heybet:

 

«—Bu düşündüğünüz, hiçbir zaman, hiçbir türlü olamaz!»

 

Ve atından indi.

 

Hüseyn'in sağ kanadına memur Zübeyr, atını sürüp haykırdı:

 

—Müslümanlar! Kendilerini Müslüman bilenler, Peygamber Torununa nasıl kılıç çekebilir?

 

Zübeyr'e cevap, Şemir mel'ununun çektiği ok... Ok vızıldayarak safın gerisine düştü. Zübeyr, Hazret-i Hüseyn'in ihtariyle geri döndü. O esnada bir harika:

Hüseyn'in karşısına ilk çıkan ve onu kuşatan süvarilerin başı Hür, altındaki asîl atı sürüp dört nala Hüseyn'in önüne geldi ve insan asaletinin en büyüğünü gösterdi:

 

—Sana katılıyorum, ya Hüseyn! Bu âna kadar olan suçumu affet!

 

—Seni affediyorum, ya Hür! Hakkın rızası seninle olsun!

 

Düşman saflarında heyecan dalgalanışı. Hür, atını onlara çevirmiş, haykırıyor:

 

—Vazgeçin bu cinayetten! Kılıçlarınızı kınlarına sokun!

 

Şemir ve Ömer'in ulumalariyle, Hür'ün de üstüne ok çekerek karşılık verdiler. Kumandan Ömer bin-i Saad, bir ok çekip narayı bastı:

 

—İşte en evvel ben başlıyorum ve cengi açıyorum!

 

Havada, Hüseyn'in safına doğru vızıldayarak yağan binlerce ok..

 

Kısa bir ok düellosunun arkasından, Kûfeliler safında ileriye atılan iki kişi.. Bunlar Küfe valisinin köleleri Yesar ve Salim...

 

Er dilediler.

 

Peygamber Torununun safından, iki değil, bir kişi çıkıp, birer kılıçta işlerini bitirdi.

 

Hak ve îman kılıcının korkunç inişi...

Fakat nispet, bire iki değil, altmış...

 

Beşbine yakın Kûfeli, ellerinde kılıçlar, mızraklar ve topuzlar, hep birden saldırdılar.

 

Nâra, çığlık, çelik sesleri, at kişnemeleri, kadın feryatları, gümbürtü, çatırtı, inilti..

 

Hazret-i Hüseyn'in, kendinden ve oğlu Ali (Ekber) den başka 70 cengâveri şehit...

Aynca, son anda mazlumlara katılan Hür de şehitler arasında... Her şehit, canmı üç beş zalime mal ettiğine göre düşman ölüleri yüzlerce...

 

Tam bu anda Peygamber Torununun büyük oğlu Ali de nam ve şanım haykıra haykıra kaatillerin içine daldı ve İbn-i Nemîr isimli lânetlinin eliyle ölüm yarasını alıp yere düştü. Sonuncudan ve en büyüğünden bir evvelki 71’inci şehit...

 

Kum tanelerinin, kanlarını içe içe keneler gibi şiştiği bu şehitlerin ciğerleri açılıp bakılsa görülür ki, onlar daha evvel susuzluktan kavrulmuş, göz göz olmuştur.

 

Kaatillerin çemberi içinde Hüseyn, bütün fedaileri kumlara serilmiş, tek başına...

Yerdeki şehitler, susuzluklarını gidermek için al renkli bir şerbet havuzuna dalmışcasına kana bulanmış...

Gerilerde, kuytuca bir noktada,

kızkardeşleri Ümmü Keysum ve Zeynep, kızları Sekîne ve Fâtıma, zevcesi Rübap; ve oğlu, Nur Neslinin Hüseynî kolunu yürütmeye memur, Ali (Zeynelâbidin)...

Hüseyn, manzaraya, bir ân, gözlerinde kelimelere Sığmaz bir mânanın gölgesi, dehşetle baktı; ve susuzluktan kupkuru kesilmiş dudaklarında, babasına, Peygamber kızı annesine, Resuller Resulü büyük babasına bağlı mısralar, atını kaatillere doğru sürdü.

Peygamber neslinin katilleri, evvelâ oklarına, peşinden mızraklarına ve kılıçlarına davrandılar.

Öldürücü okları, Peygamber neslinin kaatilliği gibi bir dereceyi temsil eden iki şahıs, Şemir ve Sinan çektiler.

O anda İslâm beldelerinin ulu camilerinde (Küfede de aynı şey) hatipler, Cuma namazında,

Kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamberler Peygamberine ve onun soyuna ait methiyeler okurken, atından düşen Peygamber torununun üzerine atıldılar; ve bir müminin öperken bile ürpereceği o mübarek vücudu delik deşik ettiler.

Mukaddeslerin mukaddesi vücuttan gelen ve üzerinde tam 105 tane ok, mızrak ve kılıç yarası bulunan gövdeyi başından ayırdılar. Kimbilir o başı hangi ellerle saçlarından tutup diktiler ve  boynunda testerelerini yürüterek, koyun kellesi koparır gibi nasıl kestiler?

İnsanoğlunun iki kutbu vardır: Biri Allah'ın Sevglisi, öbürü o Sevgiliden gelen maddî ve manevî emanetin kaatili ve haini olmak derecelerine bağlı iki kutup...

Hiçbir varlık onun kadar yükselemez ve bunun kadar alçalamaz. Bütün insanlık, bütün tarihî şahıslar bu iki derece arasında... Bizzat Allah, ters kutbu, Kur'anında

«Belhüm adal — Hayvandan aşağı» diye çerçeveliyor; ve bütün mustarip beşeriyet, onların açtığı felâket çığırı içinde kurtuluş arıyor.

Gerilerdeki kadınlar ve küçük çocuklardan ibaret âcizler grubu içinde, Hazret-i Hüseyn'in kızkardeşleri kızları, zevcesi ve onlara bakmaya memur oğlu, esir...

Ölüm meleği onun mukaddes ruhunu kabzettiği anda, hava kapkara kesildi. Öyle bir karanlık çöktü ki, gökte yıldızlar hecelenir gibi oldu. Peşinden, hasret verici bir kızıllık...

Neler oldu, neler oldu...

 

Eğer güneş sönmedi, yıldızlar tek nokta üzerinde carpışıp tek nokta içinde kaybolmadı, zaman kopmadı ve mekân yanmadıysa, sebebini Allah'ın «Sabûr» ve «Hakîm» isimlerinde aramak lazım...

 

İnsana iyilikte ve kötülükte bu kudreti veren Hikmet Sahibine kurban olalım..

 

O günden bugüne, müminlerin kalbinde olanlarsa, 1300 küsur yıldır, fezanın hayal erişemez bir noktasından gelen ciğer paralayıcı bir çığlığın yankıları...

 

Kerbelâ üstüne gökler dolusu yağmur boşanıyor. Kıpkırmızı ufukların çevresi içine yağan yağmur kan renginde...

 

Ebüşşeyh, İbn-i Ayyine, İbn-i Şirin, Essâlebî, İbn-i Saad, İbn-uz-Zehra, Mansur bin-i Ammâr gibi İslâm büyükleri bir ağızdan kaydediyorlar ki, Kerbelâ üzerindeki karanlık üç gün sürmüş ve bu arada türlü esrarlı semavî işaretler görülmüştür.

 

Kerbelâda nereden bir taş kaldırılsa altında kan...

 

Bunlar, olduğu görülenler ve söylenenler... Ya göklerin ötesinde ve müminlerin kalbinde olanları gören ve söyleyebilen var mı?

 

«—Hasan ve Hüseyn, Arşın iki yanına asılı küpelerdir.»

 

Buyuran Allah Resulünün torununa, hiçbir mahluka edilemeyecek bu zulüm acaba Arş'ı ve  melekler alemini ne hale getirdi? İlahî tecellilerin namütenahi ulvî esrar makamı Arş'a tokat atarcasına kulağmı yutmaya ve küpesini düşürmeye kalkan kaatillere ne vasıf bulalım ki, hareketlerinin tesir ve neticelerini hayal edebilelim?

 

Şehitler Şehidinin kesik başını bir torba içinde Ziyadoğluna götürmek üzere, içlerinde Şemir ve Sinan'ın da bulunduğu atlı bir kol çıkardılar. Atlılar Kerbelâdan bir konak ileride bir yere inip mola verdikleri ve yiyip içmeye başladıkları zaman duvardan korkunç bir el çıkıyor ve parmaklarındaki kanlı kalemle duvara bir beyit yazıyor. Bu beyitte, Hüseyn'i öldürenlerin Hesap Günündeki hallerinden bahsedilmekte...

 

O akşam, gece bir daha kalkmamak istercesine çökünce, göze görünmez mahlûklar ebedî azabı bildiren şiirler okuyarak dövündüklerine, ağlaştıklarına ve bunları bazı insanların kulaklariyle işittiklerine dair rivayetler vardır.

Küfe sokaklarından dört nala geçen atlılar, kanları dışına sızmış bir torba içinde, Peygamber Torununun başını taşıyorlar.

Peygamber torununun kesik başını Küfe valisinin önünde torbadan çıkaran kaatil, yaptığı işin büyüklüğünü göstermek için bir şiir okudu.

 

«Ben dünyanın en yüce dağını devirdim!» diye övünen bir pehlivan gibi, lânetli Sinan, bu şiirinde insanoğlunun en hayırlısını öldürdüğünden bahsediyordu.

Hizmetinin bedelini yükseltmek için, ırz düşmanına, kundaktaki öz evlâdını teslim ettiğinden bahsetmenin tavrı gibi bir şey...

 

Bu kadarına, kaatillerin efendisi Ziyadoğlu bile dayanamadı ve nefretle haykırdı:

 

—İnsanoğlunun en hayırlısı olduğunu biliyordun da neye öldürdün?

 

Ve ellerini çarparak kapıya doğru seslendi:

 

—Cellât!

Sinan'ın da kellesini, Ziyadoğlu'nun ayaklan dibine düşürdüler.

Ziyadoğlu, elinde ince bir değnek, yerdeki Peygamber torununun kesik başını dürtüyor.

Değneğiyle kesik başın soluk dudaklarını kurcalayıp ona:

—Niçin bu işe beni zorladın; kabahat sen de mi, bende mi? Cevap ver?

Gibilerden bakıyor.

Arş'in iki küpesinden biri olan kesik baş, sonsuz saadetin ufkundan, gülümsüyor.

Kesik baş ve arkasında Kerbelâ esirleri, Peygamber torununun kız kardeşleri, çocukları ve zevcesi, tâ Şam'a kadar türlü eziyet ve hakaretler altında süründürülüp götürülecek; ve orada Hüseyn'in başı, altın bir tepsi içinde, efsanevî bir nar gibi Yezid'e sunulacaktır. Nemrutlara ve Firavunlara parmak ısırtıcı, ismi isimlikten çıkan sıfatlaşan Yezid, yine ince bir değnekle bu başı tepside yuvarlayıp sesini yükseltecektir:

«— Hamdolsun; Bedr çenginde kılıçtan geçirdikleri atalarımın intikamını Ahmed'in soyundan aldım! Sofralar kurulsun, şenlik başlasın!»

Bir zaman sonra da Muhtar bin-i Ubeyd askerleriyle Küfeye saldırıp Kerbelâ işine karışanları tek tek arayacak, bunlardan 6000 kişiyi kılıçtan geçirecek, Ziyadoğlu ve Şemir'in de kelleleri bu arada düşecektir.

Peygamber torununa edilen zulümde uzaktan ve yakından parmağı bulunanlardan her fert, belâsını bu dünyada bulmaya başladı.

Yakup bin-i Süfyan anlatıyor:

—Bir gece, bir dost meclisinde sohbetteyiz... Bahsimiz Kerbelâ faciası... Dostlardan biri, bu işe yardım edenlerden hepsinin belâsını bulduğunu söyledi. O zaman aramızdan gayet yaşlı bir adam ayağa kalkarak dedi ki: 

Ben Kerbelâda Hüseyn'e karşı çıkarılan askerler içinde bulunanlardanım; bakın, bana hiçbir şey olmadı, hiçbir kötülük erişmedi! Sustuk! İhtiyarın yanı başmda bir kandil yanıyordu. Kandilin fitili birdenbire, sönecek kadar ufaldı, büzüldü, kısıldı. İhtiyar kandili ele alıp düzeltmek istedi. Nasıl oldu; ihtiyar oynarken kandilden bir kıvılcım mı sıçradı, nedir, adamın üstü başı parlayıverdi. Hep birden ihtiyarın üzerine atılıp ateşi söndürmeye çalıştık; olmadı. Adam kendisini pencereden Fırat nehrine atmak zorunda kaldı. Pencereye koşuştuğumuz zaman, adamın dumanlar içinde suyun dibine çöktüğünü gördük.

Benzersiz hâile, Yemen dağlarındaki çobanlardan Hazer denizi kıyılarındaki balıkçıya kadar bütün müminlerin ciğerine oturdu. İnsanoğlunun en büyük dili Arapça, Peygamberden torununa ait mersiyelerle, okyanuslar gibi çalkalandı,

durdu.

Hadîs meali:

«—Benim soyum üzerinde bana eza eden kimseye Allah'ın gazabı büyük olur.»

Hadîs meali:

«— Kim Hasan ile Hüseyn'i severse beni sevmiş olur; kim onlara aykırı giderse bana aykırı gider.»

Hadîs meali:

«—Benim evim ve soyum; Nuh'un gemisi gibidir. Sevgileriyle bu gemiye binenler kurtulur, binmeyenlerse helak olur.»

Hadîs meali:

«—Sizin en hayırlınız, benden sonra soyum için en hayırlı olanızdır.»

Hadîs meali:

«— Soyumdan kimseyi ateşe atmaması için Rabbime yalvardım; Rabbim de

dileğimi kabul etti.»

Hadîs meali:

«—Benden bir kılı inciten kimse, beni incitmiş olur. Beni inciten de Allah'ı incitmeye kalkandır.»

Hadîs meali:

«—Sırat üzerinde en sağlam yürüyecek olanlar, soyumdan gelenlerle Sahabilerime sevgide en sağlam olanlardır.»

Hadîs meali:

«—Hasan, bana, Hüseyn de Ali'ye (biri yumuşaklıkta, öbürü şiddette) benzer.»

Hadîs meali:

«—Hüseyn bendendir; Allahı seven onu da sever.» 

 

Hadîs meali:

«— Evimden en sevdiklerim, Hasan ile Hüseyn'dir»

Hadîs meali:

«—Benim emanetimi taşıyanlar, soyumdan gelenlere ve bana yardımcı olanlardır. Onlarda bir hata görecek olursanız bağışlayınız, iyi olanlara da bağrınızı açınız!»

Hadîs meali:

«—Sizi türlü nimetlerle lütuflandıran Allah'ı seviniz! Allah'ı sevdiğiniz için beni seviniz! Beni sevdiğiniz için de soyumdan gelenleri seviniz.»

Hadîs meali:

«—Benim nefsim, insana kendi nefsinden, zürriye-tim de kendi zürriyetinden sevgili olmadıkça o insanda iman kemallenemez.»

Hadîs meali:

«— Ev halkımdan birine iyilik eden kimseye ben, Kıyamet gününde karşılığını veririm.»

Allah'ın Resulü, ebedîlik, âlemine davet olunacakları zamandan bir ay evvel, Mekkede, Veda Haccında, bütün yer ve gök halkı kendilerini dinliyormuş gibi bir kalabalığa karşı buyurdular:

«—Ben size iki sonsuz kıymet bırakıyorum: Biri, kurtuluş ve nur kaynağı Kur'ân, öbürü de evimin ve soyumun bağlıları.»

Ve üç kere tekrarladılar:

«— Evim ve soyum bahsinde size Allah'ı hatırlatırım. Evim ve soyum bahsinde size Allah'I hatırlatırım! Evim ve soyum bahsinde size Allah'ı hatırlatırım.!»

Sanki Kerbelâyı; ve İlâhi emanet katilerinin, dudaklarda «Allah» kelimesi, Allah'ı nasıl unuttuklarım gözleriyle görüyorlardı.

Ahzap, Sâffât, Âli îmran, Vedduhâ, Meryem sûrelerinde ve Kur'ânın daha nice yerinde, Peygamber soyundan gelenlerin ezelî temizliğini, ebedî kurtuluşunu ve müminlerce onlara bağlılığın mutlak lüzumunu bildiren İlahî fermanlar...

(Necip Fazıl Kısakürek)

© 2017 Abdülhakîm Arvasi - Üçışık Hazretleri Ailesi