Silsile-i Âliyye'nin 33'üncü ve son halkası olan Seyyid Abdülhakîm Arvâsi Efendi Hazretleri'nin (sirruh) dergâhındaki sohbetlerden, camilerdeki vaazlardan ve yazılarından notlar.
 

Sadeleştirme yapılmadan aynen yazılmıştır. Alıntı yapıldığı takdirde muhakkak kaynak belirtilmesi ve sadeleştirme maksatlı dahi olsa hiçbir değişiklik yapılmaması rica olunur.

İcâze

 

Bu tarîkatta, devam-ı huzûr, kalbin fenâsına vusûl, tehzîb-i ahlâk ve ittiba’-ı peygamberîde istikamet hâsıl olmayınca icâze verilmez. Bunlara kavuşulunca, icâzetin ednâ [en aşağı] mertebesine erişmek mümkün olur. Orta mertebesi, nefs latîfesinin fenâya kavuşması ile husûle gelir. O mertebede sâlik, bir insanın genç iken, nefsinin iştihasına atıldığı gibi, şer’-i şerîfin emirlerini ifâya öylece atılır. Ma’siyeti ancak cebr-i nefs ile yapar ve hatta yapamaz. Nefsin fenâsı budur. Ene [ben] kelimesinin mevzuunu [kullanacağı yeri] bulamaz ki ben desin, ve ene kelimesini o yere kullanabilsin. Öyle bir sâlikin ruhunda nisbet nurları dalgalanır.

 

İcâzetin yüksek derecesi, nefs ve kalbin bekası ile, ya’ni insanın hey’et-i vahdaniyyesine ârız [vâkı’]  olan fenâ-ı etem ve beka-ı ekmele vusûl [erişme] ile hâsıl olur. O vakıt taleb [istek, arama] ateşi söner. Fakat itminan [huzûr] hâsıl olur. Bu mertebeye kavuşunca dünyâda cemâl-i lâ yezâli-i ilâhînin rüyetinden âciz kalır. Fakat: “Nefsinin arzuları benim getirdiklerime tâbi’ olmadıkça sizden biriniz gerçek îman etmiş olmaz,” hadîs-i şerifince, o hevesi ahkâm-ı Kur’aniyye’ye tâbi’ ve muvâfık bulunur. İşte bu halde icâzenin yüksek derecesi ile icâzetli olur.

 

Bu üç derecenin husûlünden evvel icâze verilirse, hem verileni mağrûr etmek ve ham istifâde etmek isteyenleri istifâdeden mahrûm bırakmak vartalarına [tehlikelerine] düşülür.