Yalanlar, iftiralar ve suçlamalar...

Halk Partisi iftiraları ve
Menemen duruşması

1930'lu yıllar

 

23 Aralık 1930'da vuku bulan ve tarihe Menemen Vak'ası olarak geçen olayla ilgisi olduğu gerekçesi ile 66 yaşında iken, 22 Ocak 1931'de polisler tarafından evi aranmış ve tutuklanarak Menemen'e götürülmüştür. Manisa’nın Akhisar ilçesindeki talebelerinden Hafız Hasan Efendi, Ahmed Raşid Efendi ve Mustafa Kaptan Efendi daha önce götürülmüşlerdi.

 

Abdülhakîm Efendi, özel askeri mahkeme tarafından yürütülen muhakemesi başladığı zaman, Mahkeme Reisi'nin, "Sen şeyh misin?" sorusuna, "Ben şeyh değilim ve o yüce mertebeye lâyık olmaktan uzağım. Onlar, İbrâhim-i Edhem, Fudayl bin İyâd, Ma'rûf-i Kerhî ve Cüneyt-i Bağdâdî'lerdir. Yok, eğer şeyhlik devrimizde gördüklerimizin hali demek ise ona da tenezzül etmekten münezzehim," demiştir.

 

Yapılan muhakemeden sonra 12 Şubat 1931 tarihinde hepsi beraat edip döndüler. 

İnönü rejimi döneminde İzmir sürgünü ve vefatı

1940'lı yıllar

 

1943 yılının Eylül ayında evi tekrar basılmış, karakola götürülmüş ve akabinde İzmir'e sürgün edilmiştir. O günlerde Büyük Doğu Dergisi'nin ilk sayısını çıkaran ve Şeyh'ine göstermek için yanına giden Necip Fazıl Kısakürek, o akşam Efendi'sinin İstanbul'daki İpek Palas otelinde yatırıldığını ve ertesi gün İzmir'e gönderileceğinin haberini almıştır. Bu tutuklanmanın asıl sebebi ise, dönemin İstanbul Valisi olan Lütfi Kırdar tarafından, "gençler arasında İslamiyet'i yayması ve şeriatı neşretmesi" sebebiyle Ankara'da tutuklanmasını talep etmesi olmuştur. Lütfi Kırdar'ın ve Kırşehir milletvekili olan –daha önce Eyüp’de şeyh imiş– bir kişinin ihbarı üzerine İzmir’e nefy edildiler. 

 

İzmir'e götürülürken yolculuk esnasında çok fazla azaba maruz bırakılır. Kendisi bu sıkıntılardan çok eziyet çeker ve hastalanır. Burada çok zayf ve halsiz düştüler ve az bir müddet kaldıktan sonra Ankara’ya nakledildiler. 17 gün sonra kardeşinin oğlu Seyyid Ahmed Faruk Bey'in evinde hicri 29 Zilka'de 1362, milâdi 27 Kasım 1943 Cumartesi günü vefat ettiler. Ankara’nın kuzeyinde Bağlûm köyüne defn edildi. Oraya defninden sonra, tabii âfetlerden müşteki olan halk rahat etti.

 

Seyyid Ahmed Faruk Efendi’nin evi Hacı Bayram Camii civarında olup, meydanın açılması için istimlâk edildiğinden, meydanın kıble istikametinin Ankara kalesi tarafında kalmıştır. O zaman Ankara'da yalnız asri mezarlık vardı ve her dine mensub olanlar aynı mezarlığa defnediliyordu. Vefatı müteakip kapı çalınıyor ve kapıyı açtıklarında kapıda kimsenin tanımadığı ihtiyar bir zat beliriyor ve “Başınız sağ olsun, Ankara’nın kuzeyinde Bağlum köyü var, cenazenizi oraya defnedin,” diyerek kayboluyor. Bunun üzerine cenazeyi, Keçiören'de oturan damadı Seyyid İbrahim Efendi'nin evine nakledip, gasl, tekvin, techizi müteakip, Bağlum köyüne götürüp defnediyorlar. Rahmetullahi Aleyh. Cenab-ı Hak şefaatlerine nail etsin.

 

İhlas Holding iftiraları ve
sahte silsile

2000'li yıllar

 

Seyyid Abdülhakim Arvasi (Üçışık) Hazretleri'nin kimseye icazet-i mutlaka vermediği ve yerine halife bırakmadığı gerek kendi sözleri ile, gerek oğlu Ahmed Mekki Üçışık Efendi'nin sözleri ve yazısı ile, gerekse bütün Ehibba'sının sözbirliği ile sabit iken, vefatının üzerinden yarım asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra ortaya atılan ve binbir türlü yalanla desteklenmeğe çalışılan yerine halife bıraktığı iddiası tamamen asılsızdır ve İslâm tarihinin gördüğü en büyük fitnelerden birisidir. Silsile-i Aliyye'deki Efendi Hazretleri'nin bildirdiği sıralamayı bozan ve buna sahte ilaveler yaparak kıyamete kadar devam etmesi planlanan sahte bir vekiller silsilesi meydan getirmeye çalışanlar, kendileri ile beraber çok sayıda insanı kendi dünyevi emellerine alet ederek aldatmaya çalışmaktadır. İftira ve yalan torbası romanları ile insanların duyguları ile oynayarak ve gözyaşlarına boğarak duygularını istismar etmek ve yalanlarına inandırmak istemektedirler.

 

 

İhlas Holding'in "roman" tezviratı

Temmuz 2013

 

Ahmed Mekki Efendi'nin oğlu Ahmed Hikmet Üçışık'ın Hicret Gülleri Hakkındaki Kitap Yorumu
 

Aşağıdaki yazı, Ahmed Mekki Efendi'nin oğlu Prof. Dr. Ahmed Hikmet Üçışık tarafından Hicret Gülleri ismindeki tezvirat Amazon'da satışta olduğu günlerde web sitesine yazmış olduğu yorumdur.

 

HİCRET GÜLLERİ ADLI KİTABA KISA REDDiYE...

By HIKMET on November 5, 2013

 

"HİCRET GÜLLERi" ADLI KİTAB HAKKINDA...

 

Merhum babam (A. Mekki Üçışık), büyükbabam (Abdülhakim Arvasi-Üçışık), büyükbüyük babam [babaannemin dedesi, büyükbüyük amcazade...] (Seyyid Fehim Arvasi)'den bahs edilen ve olayların umumiyetle, sırasıyla 46, 70 sene ve bir asırdan fazla zaman önce vefat eden yukarıdaki şahıslar etrafında anlatıldığı "Hicret Gülleri" adlı kitap hakkında, bu üç şahsın ilk ikisinin neseben ilk varisi olduğum için aşağıdaki bilgileri kısa ve özet olarak vermek vicdani ve ahlaki olduğu kadar ailevi vazifemdir.

 

Bu kitab gerçek dışı bilgiler, tarihin tahrifi ve iftiralar ile doludur.

 

Bu kitapda, ömürlerini son nefeslerine kadar hizmete vakf etmiş, vefatları üzerinden onlarca yıllar geçmiş merhum aile mensublarımın isimlerinin şimdiye kadar görülmemiş bir tarzda "gerçek ve edep dışı" olarak kullanılması ve "istismarı", "hadiselerin saptırılması", "tarihin tahrifi" ve hatta "iftira" derecesinde banal ve yalan hikayeler anlatılmaktadır.

 

Büyük babam Abdülhakim Arvasi (Üçışık)'ın duyumlar aldığı ve/veya bu duyumlarla alakalı olarak bir emanet tevdii için Istanbul'a geldiği ve gene aynı gaye ile vefatından kısa bir süre için Ankara'ya gittiği külliyen YALANdır.

 

Büyük babam Abdülhakim Arvasi (Üçışık)'ın bulunduğu mevki itibarı ile kendisine bir halef tayin ettiği de hilaf-ı hakikattır.

 

Aile mensuplarım hakkında gerçek dışı ifadelerin bulunduğu bu kitabın yazar ve yayınevi hakkında hukuki sürec başlatmış bulunuyorum.

 

Yalan ve tarihi hakikatlerin tahrifini okumak istemeyenlere bu kitabı asla tavsiye etmem.

 

Saygılarımla...

Prof. Dr. A. Hikmet Üçışık

İhlas Holding'in "roman" tezviratı

Temmuz 2013

 

Abdülhakim Arvâsî Hazretleri'nin torunu ve Ahmed Mekki Üçışık'ın oğlu
Ahmed Hikmet Üçışık'ın Hicret Gülleri Hakkındaki Yazısı

 

Değerli Dostlar,
 

Hicret Gülleri adlı, YALAN, İFTİRA, tarihi hakikatleri tahrif eden, hadiseleri kasden yalana inkilab ettiren olmayanı var diye gosteren malum kitab hakkında infial halinde yazılar almaktayım.


Maalesef, kitabın yazarı ve yayınevi bu kitabı satmak için büyük uğraş vermektedir. Bilenlerin bu kitabin reklamını yapmaları haya duygusu ile izah edilebilir mi ? Bilmeyenleri kandırmak değil midir? Bilip de itiraz etmeyen mesul degil midir? Bilip de nema bekleyen hangi yapıdadır?


Türkiye Gazetesi mensublarına yazdığım yazıya tek bir kişi dahi cevab vermemiştir.


Kitab hakkında "Amazon"a yazdığım yazıyı www.amazon.com'da kitabın ismini vermek suretiyle görebilirsiniz. [Yorum yazıldıktan kısa bir süre sonra kitap yorumla beraber Amazon'dan kaldırıldı. Fakat diğer notumuzda bu yorumu da görebilirsiniz.]


En son olarak da (kendisi müsaade ettiği halde, ismini vermeğe şimdilik kendimi mezun görmediğim) bir arkadaşımın tetkikini aşağıda takdim etmekteyim.


Hukuki süreci başlatmış olmakla beraber, bu kitabın piyasadan kaldırılması ve diğer taleplerimin yerine gelmesi halinde hukuki işlemleri durdurabilirim. Lakin gorunen o ki umursanmamakta ve ilgililer bu menfi yola devam edilmekte kararlılar.


Yaygınlaşmasının evvela kitabın yazarı ve yayınevi olmak üzere, Türkiye Gazetesi ve İhlas müessesine getireceği zararlar ile birlikte, itibarın yok olacağı da aşikardır.


Hiç kimse aile yakını hakkında İFTİRA niteliğinde yayın yapılmasını arzu etmez. Kanun da buna müsaade etmez.


Bağlum Kabristanı'nda dahi yol kesilmekte bagış alınmakta vs... Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi'nin aldığı karar infaz edilmemektedir.


Büyükbabam ve babam üzerine kurulan bu ipoteği şiddetle protesto ederim. Bütün gücümle medeni usuller ve hukuk dışına çıkmadan bu hususta mücadele vereceğim.


Aşağıdaki yazının gizliliği yokdur. Pehlivan tefrikası yazarına da gönderebilirsiniz. Türkiye Gazetesi'nin orta sayfası yazarları ulema'ya da gönderebilirsiniz. Cevab verecekler mi? Veya sukuti yola devam mı edecekler, Kanun'un yakalarına yapışmasını mı beklerler, yoksa sulh ile edeb dairesinde meseleyi çözmek mi? Şimdiye kadarki gidişattan bu haksız iktisabdan vazgeçmeyecekleri anlaşılmaktadır.


Selam, saygı ve sevgiler...

A. Hikmet UCISIK


 

Bir İftirâ-nâme:
“HİCRET GÜLLERİ”


Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından, Temmuz 2013 basım tarihli “Hicret Gülleri” ismiyle bir “kitap” yayınlandı; 734 sahifelik bu kitabın müellifi “Halil Delice” namında, pehlivan romanlarıyla bilinen bir zât.


Bu zât’ın, kendisiyle yapılan bir röportajdaki ifadelerinden öğreniyoruz ki, Kitap, Enver Ören’in emriyle ve kontrolünden geçerek hazırlanmıştır; yani Kitap, sipariştir... (1) Ayrıca Kitabın başındaki ithaf cümlesinden öğreniyoruz ki, “yazarın ufku” da mezkur şahıs tarafından açılmıştır.


Ön-kapağına konan ibareyle “roman” türüne sokulmak istenmişse de, doğrudan doğruya “biyografi” türünde kaleme alınmış kitap’ta büyük din alimi Seyyid Abdülhakim Arvasi ile H.Hilmi Işık isimli bir zatın hayatı anlatılıyor; bütün isimler gerçek ve hayat hikayeleri, tarihi vakıalar silsilesi üzerinden yürütülüyor… Fakat maalesef, hadiselerin gerçekliği ve başta Abdülhakim Arvasi olmak üzere birçok din büyüğünün hal tercümeleri ve tarihi kimlikleri, tamamiyle uydurma sözler, hikayeler, teviller ve rüyalar ile kurgulanarak “tagyir ve tahrip ediliyor”; Hüseyin Hilmi Işık namındaki zat’ı ululamak, kutsamak ve başköşeye oturtmak gayesiyle.


Kitabın yazımını sipariş edenin, yahut kaleme alan zatın nazarında mevcut Hüseyin Hilmi Işık’ın şahsi değeri, elbette hiç kimseyi ilgilendirmiyen bir husustur. Ve bu şahısların H.Hilmi’yi, “Eyüb Sultan hazretleri ile beraber, o’nun sancağı altında, İstanbullu müminleri Mahşer meydanına götürecek bir şahıs!.. (sh. 112) İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin 260. Mektubu’nda geleceği haber verilen seçilmiş kişi!.. (sh.260, sh.375) Kıyamete kadar okunacak ve bundan sonra benzeri yazılamayacak bir kitabın yazarı!... (sh.718) Osmanlı hanedanının İslamiyeti yayma ve koruma vazifesini devralmış bir zat!... ( sh.719) olarak telakki etmesi, her ne kadar izah hanemizde bir karşılığa sahip değilse de, bizi asla ilgilendirmez.


Ancak… Bir kişinin kutsanmış zatını ispat gayesiyle yaz(dır)ılmış bir kitapta, büyük bir din aliminin hayat hikayesinin tagyir ve tahrip ile kurgulanması, lisanından sözler uydurulması, sözümona hislerinin tercüme edilmesi ve rüyalarının yorumlanması ve olmamış vakıaların şahıslarına maledilmesi… kabul edilebilecek, tepkisiz bırakılabilecek, akıl ve iz’ana sığdırılabilecek bir mesele değildir.


Abdülhakim Arvasi hazretleri, son dönemin önde gelen alimi ve bir tasavvuf adamıdır. Kitapta kendisinden cümleler, vasiyet şeklinde sözler nakledilen ve hisleri okunan(!) Seyyid Fehim Hazretleri de, ilmi mertebeleriyle ifadeden aciz olduğumuz bir din alimidir… Çeşitli bahanelerle, kendilerinden vesika temin edilmiş bulunan birçok muhterem kişi de, aynı şekilde…


İmdi, tasavvuf adamlarının hayat ve sözlerine dair her nakil’in ve yazılan kitapların “Hadîs-i Şeriflerin an’aneleri gibi, güvenilir ve muteber rivayetçilerin rivayetlerine dayalı” olması gerektiğine dair bir ölçü vardır ki, bizzat Abdülhakim Arvasi hazretleri tarafından zikredilmiştir.(2) Tam da burada hatırlanması ve herhalükarda bu nazik ölçünün, öncelikle tasavvuf adamlarına manevi bir bağ ile nisbet iddia edenlerce bilinmesi gerekmez mi?

 

Fakat hayır! Herşeyin caiz olduğu; akıl ve feraset ışığının söndürülüp, sahte tevil ve uydurma nakillerin devreye sokulduğu bir kitap duruyor karşımızda; hiçbir delil, vesika ve şahide sahip olmayan uydurma bir kitap ve nasıl bir cür’etle böyle bir yol tuttuğunu anlayamıyacağımız bir yazar, bir pehlivan tefrikacısı…

 

Kitab’ın Kurgusu

 

Kitap, 1929 yılının Ramazan-ı şerifinin 27. gecesinde 18 yaşındaki H. Hilmi Işık’ın birkaç paragraf içinde çok kısa bir hal tercümesini verdikten sonra, o’nun yatağından fırlayıp bahçeye çıktığını, bu aydınlık gece içindeki tefekkürünü ve ağlayarak yaptığı duayı anlatarak başlıyor.

 

Dua şöyle: “Ya Rabbi! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberini seviyorum. İslam bilgilerini öğrenmek, sevgine kavuşmak istiyorum...”

 

Anlatıma göre, 1929 yılında yapılmış olduğu rivayet edilen bu dua içindeki “öğrenmek, kavuşmak istiyorum” ifadesi, H. Hilmi Işık daha henüz doğmadan yıllar önce, Abdülhakim Arvasi Hazretleri’nin, görmüş olduğu bir rüyadan uyandığında, içinde bir haykırış olarak yankılanmaya başlıyor. Yani H.Hilmi Işık, daha doğmadan yıllar yıllar önce “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryadıyla Abdülhakim Arvasinin içinde haykırmaya başlıyor...

Bu öyle tesirli bir haykırıştır ki, Abdülhakim Arvasiyi kendisine doğru çekiyor; onun bütün hayat akışını, feryadın sahibi H. Hilmi’ye doğru istikametlendiriyor ve sahip olduğu ilmi emaneti ona teslim edene kadar içinde devam ediyor. İlk evladı Ahmed Mekki efendiyi kucağına aldığında, içindeki “Öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryatlarının evladına da geçtiğini hissediyor. Bu ne kuvvetli feryattır ki, hem babasını, hem de oğlunu etkiliyor ve kendisine çekiyor...[sh.222] Efendi hazretleri gibi bir büyük zat, ata yurdunu terk ediyor, dört sene gurbet ellerde dolaştıktan sonra İstanbul’a, Eyüp Sultan’a, Hüseyin Hilmi Efendi’nin ikamet ettiği semte geliyor...[Sh. 478, 479] Bu feryadın sahibi, Abdülhakim Arvasi’nin Kabe’yi ilk gördüğünde yaptığı duayı bile kendi isteği doğrultusunda yaptıracak kadar etkili oluyor. [Sh. 228] O’nu hiç sevmediği Ankara’ya, hatta polis nezaretinde getiriyor. [Sh. 713-714]

 

Kitabın 37. Sahifesindeki “Beşinci Bölüm”de ise, H.Hilmi Işık’ın dedesi Pehlivan İbrahim isimli zatın gördüğü bir rüya naklediliyor. Rüya’da, (gittikçe şiddetlenen bir fırtına İbrahim Pehlivanı havaya kaldırıyor, bulutlar üzerinden uçuruyor, ovalar dağlar aşırıyor, iki deniz arasında kurulmuş bir şehre getiriyor (İstanbul). İbrahim Pehlivan, tek kubbeli ve tek minareli ve hemen yanında bir türbe olan caminin bulunduğu semte (Eyüb) yıldırım gibi düşüyor, toprağın derinliklerine iniyor ve oradan gün ışığına doğru hareketlendiğini hissediyor. Topraktan doğarak gün ışığına kavuşuyor ve bir gül fidanı oluyor; ucunda kan kırmızı bir gül bulunan (H.Hilmi’ye işaret)... Sonra Doğu tarafından, gökyüzünden bir kişi geliyor (A.Arvasi’ye işaret). Heybetli, yüzüne bakılamayan bu zat, gülü suluyor, gül ağacı büyüyor. Ellerinde baltalar olan dev gibi insanlar geliyor, gülü kesmek istiyorlar. O heybetli zat, mâni oluyor. Daha sonra gül, bir kitap, kitap IŞIK oluyor, ışık Güneş haline dönüyor, yükseliyor ve yeryüzünü ışığa boğuyor...)

Pehlivan İbrahim’in 1877 yılında Lofça’nın Tepova köyündeki evinde gördüğü söylenen bu rüya, bir müddet sonra ailesinin başına geleceklerin habercisi olduğu kadar, daha sonra birçok din alimi tarafından teyid edilen(!) sembolik anlamlar içerir. Örneğin Seyyid Fehim Arvasi Hazretleri’nin Vasiyeti’nden olduğu nakledilen şu sözler, rüyadaki sembollerle birebir uyuşur:

 

“Hazreti Abdülhakim oğluma “pehlivan” diye hitap etmem yalnızca bir iltifat değildi. Bize bildirildiğince işaret var. Onun karşılaşacağı sıkıntılara, bir gül için binlerce dikene su vermesine, sırf o gül için sayısız dikene katlanmasına... Cenab-ı Hak sizi ve İmam Rabbani hazretlerinin müjdelediği kişiyi muhafaza edecektir...”[Sh. 211]

 

Bu rüyanın, Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri’nin hocası Abdülfettah Akri Hazretleri tarafından keşfedilmiş olduğu ve Gümüşhanevi Hazretleri’nin: “Hocam Abdülfettah-ı Akri hazretleri bahsetmiş, Pehlivanın içindeki adımlar, Eyüb Sultan’a yerleşince yavaşlayacak, duracak, sonra tekrar başlayacak, beklenen doğunca, ona geçecek, o da hocasıyla karşılaşınca, imtihanı kazanınca hafifleyecek, onun varisi olup emaneti teslim alınca tamamen duracaklar” dediği de iddia edilmektedir…

 

Kitabın anlatımına göre, Pehlivan İbrahim’in bu rüyadan sonra içinde işitmeye başladığı ayak sesleri, aynı Abdülhakim Efendi’nin içindeki öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum feryadı gibi H.Hilmi’nin hayat istikametini belirleyen bir işarettir. H.Hilmi doğduğunda, dedesinin içindeki ayak sesleri kendisine geçiyor ve “küçüklüğünden beri içinde durmayan bu adımlar, Abdülhakim Arvasi Hazretleri tarafından talebeliğe kabul edilince yavaşlıyor, ve nihayet “emaneti” teslim aldığında tamamen duruyor.

Kitabı, bu uydurma “feryad” ve “ayak sesleri” noktasından hareketle kurgulayan pehlivan tefrikacısı yazar, H.Hilmi Işık’ın kutsallaştırılmış kişiliğini başköşeye oturtmak için tarihi vak’aları keyfince tevil etmekten ve şahsi mantığına göre tertiplemekten ve birçok din aliminin lisanından (dünyanın en şeni hareketi olarak) uydurma söz ve vasiyet izafe etmekten çekinmez. Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin mübarek hayatlarına da öyle bir kader çizgisi çeker ki, o’nun bütün hayatını, varlık sebebi olduğunu iddia ettiği (ne büyük bir bühtan!) H.Hilmi’yi bulmaya doğru zorunlu bir akış halinde sıralar; ve sözümona içinde yankılanan öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum feryadının iniş ve çıkışlarına göre istikametlendirir...

 

* * *

Kitaba Göre

 

1) Halid b Zeyd (Eyüb Sultan Hazretleri) vefatından önce, eteklerinde bulunduğu tepenin zirvesine bakar (Eyüb Sultandaki Kaşgari Dergahı’nın bulunduğu yere) ve gördüğü şeye gülümser. Vefat edince de vasiyet ettiği yere gömülür. Yezid b Muaviye de gözleri Eyüb Sultan hazretlerinin kabrine çevrili olarak, iki cihanın efendisine mihmandarlık yapmış bu zatın, kime mihmandarlık yapmak için ta buralara geldiğini düşünür ve tepeye bakarak gülümser. (sh.15-17)

 

(Eyüb Sultan Hazretlerinin İstanbul’a gelişini, yüzyıllarca sonra bu semtte yaşayacak birine mihmandarlık-ev sahipliği yapmak gibi bir maksada bağlayarak, tarihi vak’ayı tahrif ve istismar... Ayrıca ismi zulümde sıfatlanmış Yezid üzerinden geleceğe dair keşif ve keramet nakleden ifadeler...)

 

2) İstanbul’un fethinden sonra Ayasofyayı camiye çeviren Fatih Sultan Mehmed, Eyüb Sultan hazretlerinin kabrinin bulunması arzusu içinde hocası Akşemseddin hazretlerine başvurur ve mübarek kabrin bulunmasını fetih senedinin mührü olarak gördüğünü söyler. Manevi bir keşif neticesi olarak kabrin yeri bulunur ve toprağa vurulan ikinci kazmada ortaya bir “mühür” çıkar. Fatih, bu “mühür”ü, (fetih senedinin mührü bilinsin) diyerek, Hocasına verir; Hocası, bu “mühür”ün Eyüb Sultan hazretlerinin hakkı olduğunu, yıllar sonra da olsa onun mirasına sahip çıkana teslim edileceğini söyler ve mührü, ortaya çıkan kabrin mermeri yanına bırakır. Kabir tekrar örtüldükten sonra Sultan Fatih, toprağın içinden sabah buharı gibi birşey çıktığına şahit olur; bu dumansı şey siyah sarıklı, ak sakallı bir insana dönüşür: Halid bin Zeyd hazretleri... Elindeki “mühür”ü tepenin üzerine vurarak, zemini düzeltir; bu arada yanında iki kişi belirir. Birisi uzun boylu ve ak sakallı, diğeriyse garip kıyafetli, başı çıplak ve sakalsız bir kişi. Eyüb Sultan hazretleri elindeki mührü ak sakallıya verir, o da elini öpen garip kıyafetli zat’a... (sh.25-29)

 

(Anlatıma göre, Halid bin Zeyd’in mührü verdiği uzun boylu ak sakallı şahıs Abdülhakim Arvasi; onun mührü verdiği garip kıyafetli, sakalsız ve başı çıplak kişi H.Hilmi Işık...(!)

 

Bu satırlar üzerinde bir yorum yapmak mümkün değil; daha doğrusu tıbbi bir ehliyet istiyor.)

 

3) Abdülhakim Arvasi, gördüğü bir rüyayı anlatmak için öğlen namazı sonrası cami çıkışında babasını bekler, rüyasını anlatır. Fakat o’nu asıl heyecanlandıran rüya değil, uyandıktan sonra sözlerini anladığı ama anlam veremediği birtakım haykırışlar duymaya başlamış olmasıdır. Zaten uykusundan hafif bir sesle uyanmıştır. Öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum, sesi, sanki her zerresinden gelmektedir. Babası, bu sesi, “belki de senden ilim öğreneceklerin, senin vasıtanla hakiki imana kavuşacakların zaman ötesi feryatlarıdır” diye yorumlar... (sh.41-43)

(Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin “tercüme-i hal”inde bizzat kendisinin naklettiği bir rüyasını ele alarak tahrifkar bir üslubla nakleden yazar, hayali sahneler ve uydurma konuşmalar ilavesiyle, O’nun, “zaman ötesi feryatlar” duymaya başladığını uydurur. Abdülhakim Arvasi, Kitab boyunca bu sesleri duyacak, bu seslere doğru gidecek ve zaman ötesi bu feryatların gerçek sahibi H.Hilmi Işık’ı bulmak için bu sesleri takip edecektir. Bu hezeyana göre, manevi emaneti sözkonusu şahsa teslim ettiğinde, içindeki bu sesler, sükunet bulacaktır... Deli saçması bir mantık!)

 

4) İbrahim Pehlivan isimli, H.Hilmi Işık’ın dedesi, memleketi Tırnova’dan aldığı manevi işaret ve ikaz ile İstanbula göç eder ve daha henüz bir yere yerleşmeden Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretlerini ziyaret maksadıyla Gümüşhanevi dergahına gider... Huzura alındığında Gümüşhanevi hazretleri İbrahim Pehlivana, Eyüb Sultan’a yerleşmesi gerektiğini, çünkü bunun Abdülfettah Akri hazretlerinin bir sırra bağlı isteği olduğunu, neslinden gelecek bir kişinin (H.Hilmi Işık) Eyüb Sultan hazretlerine yakın bir yere gömüleceğini, kıyamete kadar Müslümanların başucu olacak bir kitap yazacağını ve Eyüb Sultan hazretleri ile onun sancağı altında İstanbullu müminleri mahşer meydanına götüreceğini... söyler. (Sh.111-112, sh.195)

(Daha doğrusu, Kitabın yazarı böyle bir konuşma uydurur ve istismar kapasını açmak için kullanacağı anahtarı, mübarek kişilerin lisanından türetmeye çalışır…)

 

5) Düşman Kars’a girdiğinde, dağılmayan bir tek Seyyid Fehim hazretlerinin kumanda ettiği gönüllü birliktir. Bir müddet sonra o da “çekiliyoruz” deyince talebesi Abdülhakim Arvasi “şehit olmama müsaade edin” bakışlarıyla müsaade ister. Hocası, gönlümüze doğan o ki, tesiri yıllarca sonra gözükecek, tarihin akışını değiştirecek güzelliklere sebep olacaksın, “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryatlarına cevap vereceksin, der. Bu feryada cevap vermenin, tarihin akışını değiştireceğini söyler... (sh.122-123)

 

(Uydurma nakil!)

 

6) Bir gün namaz çıkışında Seyyid Fehim hazretleri Abdülhakim efendiye döner ve der ki: “Bizi arayan ayağımıza geldi, işimizi kolay eyledi. Ya seni arayan? Ne dersin, ayağına gelecek mi? Yoksa seni diyar diyar dolaştırıp ayağına mı getirecek?..” (sh.145)

 

Seyyid Fehim Hazretleri’nin vaktiyle kendisine yönelttiği sualin cevabını Abdülhakim Arvasi, vefatından bir müddet önce, son günlerini geçirdiği Ankara’da, Hilmi’ye sözümona şöyle hitap ederek verir:

 

-“Hilmi evladım... Sen nasıl talebesin ki... Beni dört yıllık bir yolculuktan sonra İstanbul’a getirtmen yetmedi... Şimdi de bu ihtiyar halimde buralara, hiç sevmediğim Ankara’ya getirttin. Sendeki bu çekim gücü, nereden gelir?” (Sh. 711)

 

(Bu konuşmalar, hiçbir yerde kaydı olmayan yalan ve uydurma nakillerdir.)

 

7) 14. Asra girildiği günlerde Seyyid Fehim Hazretleri talebesi Abdülhakim efendi’ye, akli ve nakli ilimlerde icazet, yani başkalarına öğretme iznini, verme zamanının geldiğini düşünür... Ve öyle hisseder ki, Hicri 15. Asırda dinin kuvvetlendiricisi, dünyanın dört bir yanına yayıcısı, Abdülhakim efendi’nin gönlünde “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” diye feryat eden ve ona talebelik şerefine kavuşacak kişi (Hüseyin Hilmi) olacaktır... Bunlar levhu’l mahfuzdan gönül gözüyle gördükleridir... (Sh.153)

 

(Seyyid Fehim Hazretleri’nin hislerini okuyarak, 15. Asırda dinin kuvvetlendiricisi olacak Kutup şahsın H.Hilmi olduğunu keşfetmek ve yalan ve uydurmalarını, büyük bir islam aliminin levh-i mahfuz’da gördüğünü söylemek nasıl bir cür’ettir, anlamak mümkün değil!!! )

 

 Seyyid Fehim Hazretleri, “Pehlivan Abdülhakimim” diye iltifat ettiği talebesinin elini tutmuş vaziyette konuşarak O’na, bazı talebelerinin Mektubat-ı Rabbani’deki 260. Mektupta bahsedilen Kutbun o günlerde yaşadığını düşünmüş olabileceğini, fakat gönlüne doğan hakikatin, bu kişinin, Abdülhakim efendinin içinde, doğumundan yıllar öncesinden “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” diye feryat eden seçilmiş kişi olabileceğini... söyler. Fakat bunun için, hem onun, hem de feryat sahibinin karşı karşıya kalacağı imtihan basamaklarını aşması gerekmektedir. Bu sebeple zamanın şartlarının sürüklediği yöne tereddüt etmeden gitmelidir... (sh.186)

(Seyid Fehim Hazretleri’nin Mektubat-ı Rabbani’nin 260. Mektubuna dair böyle bir yorumundan haberi olan ve bu sözlerini nakleden bir kayıt, delil, vesika yoktur... Buna rağmen uydurmak serbest midir?)

 

9) Şeyh Muhammed Mazhar Efendi, Medine-i Münevvere’de yüzü Peygamber Efendimizin türbesine doğruyken Seyyid Fehim Arvasi hazretleri’nin elini tutarak Üveysilik yolunda icazet verir ve onun da A. Arvasi’ye icazet vermesini ve o’nun da “kavuşmak istiyorum” diye feryat eden kişiye icazet vermesini buyurur; asıl Üveysi feyzin ona lazım olacağını söyler. (Sh.171)

 

(Daha doğrusu söylediği uydurulur...)

 

10) Seyyid Muhammed Emin, Abdülhakim Efendi’ye bakarak tebessüm eder ve der ki, “Gönlümüze doğan odur ki... yetişmesine vesile olacağın kişi unutulmakta olan ehl-i sünnet itikadının, farzların, haramların meydana çıkmasına, bütün dünyaya neşir vasıtalarıyla yayılmasına, o güne kadar yapılmayan bir hizmetin yapılmasına vesile olacak, sünneti ihya edecektir”....

Abdülhakim Efendi’nin, kendisine “ağabey” denmesinden mahcup olduğunu görünce de Muhammed Emin Efendi gülerek “Niçin mahcup oluyorsun? Zaman gelecek ehl-i sünnete hizmet edecek bir topluluk, büyük-küçük ayırmadan birbirlerine “ağabey” şeklinde hitap edecekler.” der... (Sh. 226-227)

(Yani utanmadan böyle yalanlar uydurulup, mübarek zatlara maledilir...)

 

11) Abdülhakim Efendi, Şeyh Ziya Masum Hazretleri tarafından kendisine Üveysilik yolunda hilafet verilmesinin, içindeki “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryadıyla çok yakından alakalı olduğunu hisseder. (Sh. 270 )

 

(Hissettiği uydurulur...)

 

12) 13 Nisan 1909 tarihinde ikindi vakti İstanbul’a kavuştuğunda Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri, hasretle Eyüp sultan Hazretlerinin türbesine doğru bakar. Saray Burnu’nu geçip Boğaz’ın sularına girmeleriyle içini huzursuzluk kaplar; “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryatlarının fazlalaştığını hisseder. (Sh. 271)

(Yalan...)

 

13) Seyyid Fehim hazretleri “Öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryadının, Seyyid Abdülhakim Arvasi’nin ve feryat sahibinin imtihanı olduğunu söyler... Ve O’na bu feryada ulaşma ve bu feryadı susturma görevini verir. (Sh. 316)... Ve Abdülhakim Arvasi bir gece gördüğü rüyada şunları duyar: “Hicretin devam edecek. Tâ ki emâneti teslim edeceğin kişinin yaşadığı yere gelinceye kadar... Orası, İslam sancağının tekrar dalgalanacağı, içindeki sesin susacağı yerdir. O, zorlamadan gelip kendisi seni bulmalı. O, seni iki görüşte üç edebe riayetle imtihan edecektir. Bu üç edebe riayet ettiğinde içindeki ses susacaktır. Bu da onun talebeliğe kabul edildiğine işaret olacaktır. Talebeliğindeki imtihanları kazandığında da emanet ona verilecektir. Bu emaneti hak ettiğine işaret de o kişinin içindeki adımların durmasıdır. O kişi İmam-ı Rabbani Hazretlerinin haber verdiğidir. Allahu Teala için olan hiçbirşey zayi olmaz.” Aynı rüyada gördüğü Abdülhamid Han da o’na şunları söyler: “Daha beni ne kadar bekleteceksin? Çok yalnızım. Bir an önce gel. Emaneti benden al ve zamanı gelince senden sonrakine teslim et”. (Sh. 332)

 

(Yalanların en büyüğü olarak yalan rüya icadı... Akıl almayacak sahtekarlık…)

 

14) Abdülhakim Arvasi, gördüğü rüyaların da tesiriyle içindeki sesin susacağı ve gideceği yerin İstanbul olduğuna karar verir. (Sh. 366)...

 

1919’un Nisan ayı sonunda İstanbul’a geldiği gemi Eyüp iskelesine yanaşır. Eyüp sultan Hazretlerine komşu gelmekten çok heyecanlıdır. Adımını gemiden Eyüp Sultan toprağına attığı an içindeki ses dayanılmaz şekilde feryat etmeye başlar. Sanki sesin sahibi hemen yanında ve içindeki sesle aynı anda feryat etmektedir. Çekildiğini hisseder. Sağ tarafına bakar. Dokuz yaşlarında gösteren bir çocuk Topkapı Sarayına doğru bakmaktadır. Onun içindeki sesin sahibi olduğunu hisseder. Anlatılmaz şekilde heyecanlanır. Koşup “Evladım, bu kadar peşinde koşturduğum yeter. Sendeki nasıl bir istek ki beni tâ nerelerden buralara getirdin. Gel talebem ol, gönlümdekini gönlüne akıtayım” dememek için kendini zor tutar. Çünkü, “Kendi isteğiyle, zorlama olmadan gelecek ve iki gelişte üç edebe riayet edecek” denmiştir.... Mıknatısla çekilir gibi çekilir. Çocuğun yanına gelir. “Selamün aleyküm evladım. İsmini bağışlar mısın? deyince, baktığı yerle bir olmuş çocuk, rüyada gibi konuşur: “Hüseyin Hilmi, efendim...” (Sh. 372)...

 

Hemen hemen her gün iskelede, İngiliz gemilerine bakarken tanıştığı Hüseyin Hilmi isimli çocuğu bekler. (Sh. 374)...

 

Memuriyet tayini için kendisinden eser ismi istenince, “Biz kitap yazmaya değil, kitap yazana (Hüseyin Hilmi’ye) yol olmaya geldik” der. (Sh. 374)...

Artık iyice emin olur ki, o (Hüseyin Hilmi), İmam-ı Rabbani hazretleri’nin 260. Mektubunda müjdelediği kişidir (Sh. 375)...

Eyüp’ün mahallelerinde, gönlünün “Ey feryatların sahibi, gelişi müjdelenen bekletme artık” dediği kişiyi arar. Eyüp Sultan Hazretleriyle geleceği müjdelenen arasında bir ilişki olduğunu hissetmektedir. Sh. 382... Hüseyin Hilmi Efendi, dersler ve oyunlar arasında koşturup, işgalin ne olduğunu anlamaya çalışırken ve Seyyid Abdülhakim efendi onun yolunu gözlerken çok çeşitli gelişmeler yaşanır. (Sh. 389 )...

(Baştan sona yalan ve uydurma…)

 

15) Abdülhakim Arvasi bir Cuma günü Padişah Vahidüddin’i seyrederken birdenbire irkilir. Hüseyin Hilmi Efendi ile Vahideddin Han yer değiştirir. Hilmi Efendi’yi büyümüş, talebelerin arasında yürürken görür. Bu neye işarettir acaba, Osmanlı Sultanlarının İslamiyeti yayma görevini onun yerine getireceğine mi? (Sh. 396 )... Gönlünden müjdelenen kişiye seslenir, “Gel artık, daha fazla bekletme” diye. (Sh. 399)

 

Padişah Vahidüddin, Hırka-i Saadetin içinden bir mendil çıkarıp Abdülhakim Arvasi’ye verir ve “Öyle zannederim ki Osmanlı’nın ecdat yadigarı toprakları terki ve bu odada Kur’an-ı Kerim’in aralıksız okunmasına son verilme günleri yakındır. Bu mendili Osmanlı hanedanını ve bu hanedanın yaptığı vazifeyi temsilen size emanet ediyorum. Siz münasip gördüğünüze, o da sonrakine emanet etsin” demiştir... Gözlerini Eyüp Sultan Mahallesine çevirir, birşey arıyormuş gibi gezdirir. “Gel artık, daha fazla bekletme, teslim edeceğim emanetler çoğaldı, yüküm dayanılmaz oldu” der. (Sh. 405)...

 

O, yolunu dört gözle beklediği, hicret sebebidir. (Sh. 423)

 

Gönlü yolunu beklediğinin hasretiyle yanmaktadır. Yeryüzünde ehl-i sünnet Müslümanlığının yok olmaması için... Onun çok büyük hizmeti olacağı söylenmiştir. Gelişmeler çok hızlıdır. Bir an önce üzerindeki her iki emaneti vermek ister. (Sh. 436)...

 

Kimseyle konuşacak hali kalmamıştır. Odasına çekilir. İmam Rabbani Hazretlerinin Mektubatının birinci cildini açar. İslamiyetin yayılması için çalışmak gerektiğini anlatan 194. Mektubu okur. Bu mektubu okuyunca yine büyük bir hasretle yolunu gözlediğini hatırlar. Bazen onu askeri öğrenci elbiseleri içinde görmektedir. (Sh. 446)...

 

Birdenbire içindeki “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” sesi yavaşlar. Eyüp Sultan Hazretlerinin türbesi civarında yavaşlamakta, Halıcıoğlu Askeri Lisesi tarafında kuvvetlenmektedir. Elinde olmadan durumu araştırır; ve yolunu hasretle beklediğinin babasının vefat ettiğini, babasının vefatı sonunda Eyüp’ten taşındığını öğrenir. Halıcıoğlu Askeri lisesine devam ettiğini öğrenmekle rahatlar. Ama ne olduysa iki ay önce olur, birdenbire içindeki ses iyice zayıflar. Telaşla durumu araştırır ve askeri liseden mezun olduğunu ve ayrıldığını öğrenir. Kaydını nereye yaptırdığını soramaz, izin almadığı için... O günden sonra içindeki sesin kuvvetlenmesini, hasretle yolunu gözlediğinden bir haber gelmesini beklemiş, ama olmamış, ne haber gelmiş ne de içindeki ses kuvvetlenmiştir. Bu bekleyişin dayanılmaz olduğu dün akşam, ağzından “Ben zayi oldum” sözü çıkar. Bu sözü söylemenin pişmanlığında ve tövbesinde Beyazıd Camiine doğru yürümektedir, vaaz etmek için.(Sh. 458)...

 

Biri daha yürümektedir aynı mekana doğru, gönlü ve zihninde nice mengenelerle. (Sh. 459)...

 

İçindeki “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryadının dayanılmaz şekilde arttığını görür. Ve onun kapalı çarşı tarafına yönelerek kendisinden uzaklaşmakta olduğunu hisseder. “O burada, çok yakınımda ve benden uzaklaşmak üzere. Ey ihsanı bol Allahım. Dayanacak halim kalmadı. Bana acı... Bana bu kadar yaklaşmışken yönünü bana çevirtecek sebebe yapışmasını ihsan eyle” diye dua eder. Eyüplü Hilmi efendi, tam yönünü Kapalı Çarşı istikametine çevirip camiden uzaklaşırken “miyav” diye bir ses duyar. Durur, kediye doğru döner. Kediye doğru dönmesiyle az ileride yıllardır hasretle gelişini gözleyen “Sana sonsuz şükürler olsun ya Rabbi” diye gönlünden şükürlere durur.

 H.Hilmi çekildiğini hissettiği yere doğru yürür. Parmaklıkların arkasında nur yüzlü bir hoca efendi, kitaptan birşeyler anlatmaktadır. “Hoca Efendi’nin karşısından gidersem edepsizlik olur” diye düşünür ve Seyyid Abdülhakim Efendi’nin karşısından yürüyüp gitmeye utanır. Onun için arkadan dolaşıp, demir parmaklıkların yanına gelir. Efendi hazretleri, demir parmaklıklara arkası dönük oturmaktadır. Parmaklıktan atlayıp tam arkasına oturur. Oturmasıyla birlikte içindeki ses biraz hafifleyen Efendi hazretleri, içinden “Elhamdülillah” der. Üç imtihandan ilkini kazanmıştır, önünden geçmeyip arkaya oturarak. Gönlü iyice kanatlanmış, sevinci dille anlatılamaz olmuştur. “O geldi, o geldi, yıllardır yolunu hasretle beklediğim, emaneti teslim edeceğim geldi ve ilk imtihanı kazandı” diye bağırmamak için kendini zor tutar. (Sh. 463-464)... 

Hayatında çok az heyecanlanan Efendi Hazretleri heyecanlandığını fark edince buna şaşırır. Bu hal neyin nesidir? Sevinir; o’nun yaklaştığını hisseder. Evet, gelmiş ve ikinci imtihanı kazanmıştır, aramakla, gelmekle ve bulmakla... Üçüncüyü de vermesi için dua eder. 

1929 yılının Aralık ayının karlı bir günü.. Hava soğuk... Kitapçı, kaba bir şekilde seslenerek “Hoca! Hoca! Ayakta dikilme, otursana şuraya” der. Bu hitap şekli Hüseyin Hilmi efendiyi çok kızdırır. “Terbiyeli konuş”, diyecekken Efendi Hazretleri “Peki” deyip oturmaya davranır. Oturacağı yerin karlı olması Hüseyin Hilmi efendiye, söyliyeceklerini unutturmuştur. Fırlar, çabucak cebinden mendilini çıkarır, “Bir dakika efendim, oturmayın” der. Aceleyle bankın üzerindeki karları eliyle atar, mendiliyle güzelce siler. Ve askeri kaputunu sırtından çıkarır, katlayıp bankın üzerine koyar. Mahcup bir şekilde boyun bükerek, “Şimdi buyurun, oturun efendim” der. Efendi hazretleri içinde bin kuşun sevinç çığlıklarıyla kanatlanıp uçtuğunu ve feryadın durduğunu hisseder. Dönüp Hilmi Efendi’ye bakar, bu bakışla tepeden tırnağa titrer. Efendi Hazretleri anlatılmaz şekilde sevinir, edebe riayet etmiş, üçüncü imtihanı da kazanmış, içindeki ses durmuştur. (Sh. 471)... Efendi hazretleri, boyun bükmüş bekleyen senelerdir yolunu gözlediğine, sevgiyle bakar. Çok sevinmiştir, gelmesine ve iki görüşte üç imtihanı vermesine. (Sh. 472)...

   

(Her cümlesi uydurma…Yalan-dolan ve iftira…)

  

16) H.Hilmi, Seyyid Abdülhakim Efendi’ye kavuşmuş, onun tarafından talebeliğe kabul edilmiş, hem de ilk sohbette fenâ ile şereflenmiştir. (Sh. 477)... H. Hilmi, Nakşibendiye yoluna zahmetsiz, farkında olmadan verdiği üç imtihan ile kabul edilmiştir, Efendi Hazretleri ve silsile-i aliye büyükleri tarafından... Bir de İmam Rabbani Hazretleri vardır böyle kabul edilen... Abdülhakim Arvasi, mübarek hocasının işareti, İmam Rabbani Hazretlerinin yüzlerce yıl önceden haber vermesiyle, içindeki feryadın sahibinin gelişini beklemiş, hasreti dayanılmaz olup irtibat kopar gibi olunca yeise düşmüş ve “Ben zayi oldum” demişti... Ama sonunda bulmuş, yolları kesişmişti. (Sh. 478-479)

  

(Edebsizlikte hadsizlik ve hudutsuzluk…

  

17) Efendi hazretleri, nefeslenir, Hilmi efendiye bakar ve derler ki: “Mesela... Şu küçük efendi... Tâ nerelerden geldi, bu sohbete katılmak için. Gelirken melekler ayakları altına kanatlarını serdi. İnşallah giderken de bütün ömrünce de sererler, kıyamete kadar onun için dua ederler.” Hazır bulunanlar sözlerdeki müjdeyle titrer, gıpta ile Hilmi Efendi’ye bakarlar! (Sh. 484 485)...

  

(Akıl almaz yakıştırma ve teviller)

  

17) Ziya Bey: Efendi hazretleri senelerce bu delikanlının yolunu gözlemişti. (Sh. 492)...

 

(Yalana şahit icadı…)

 

18) Hüseyin Hilmi Efendi, rüyayı ve rüya sonrası Efendi Hazretleri’nin içinde “öğrenmek istiyorum, kavuşmak istiyorum” feryadının başlamasını okuyunca, aklı başından gidecek gibi olur. Çünkü kendisi bu şekilde dua etmişti. (Sh. 495)

(?!...)

  

19) Abdülhakim Arvasi, bu talebesi için ne yapsa az geliyordu, varlık sebeplerinin en önemlisinin o olduğunu çok daha yakından hissediyordu. (Sh. 509-510)... Boynunu bükmüş kendisini dinleyen talebesine bakar: “Bak, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri, hocasının ayağına gitmiş, sen ise bizi ayağına getirdin” demek isteği, dilinin ucuna gelir. (Sh. 513)

(Hissiyat uyduran ve sözümona gönüldeki dilekleri akleden yalan ifadeler.)

 

20) Menemen Hadisesi sebebiyle yapılan yargılamada Mahkeme Başkanı “Sen Esad Hoca’yı tanıyor musun?” diye sorduğunda, Abdülhakim Arvasi, “Hayır efendim.” der. Halbuki Esad hoca’nın evine gitmiş, kendisiyle konuşmuştur. Canı, hürriyeti tehlikede olduğu ve yargılayanlar adil olmadığı için şeriat hükmünce “tanımıyorum” demiştir.

Mahkeme Başkanı suallerine devam edince, “Efendim, ben köylüyüm. Anadolu’nun Başkale kazasından geldim. Böyle şeylerden benim haberim yok.” diye cevap verir. (Sh. 546-547)(Abdülhakim Arvasi gibi bir zatı yalancılıkla itham eden ve sıradan bir insan olarak gösteren uydurmalar…)

 

21) Seyyide Farika Hanım, “Efendi baba niçin hep Hilmi abiye anlatıyorsunuz da başkalarına anlatmıyorsunuz?” diye sual ettiğinde, Efendi Hazretleri tebessüm ederek “Kızım! İlim talep edene verilir. Hilmi bana hazır geldi. Ben üstüne kat çıkıyorum. Hem o sünger gibi... Ne verirsem alıyor. Diğerleri ancak çay doldurur” buyurmuşlar. (Sh. 575-576)

 

 (Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin lisanından, kendisini sevenleri küçümseyici sözler mümkün olabilir mi?…)

 

  

22) Abdülhakim Arvasi, misafir odasında karyolada yatmaktayken H.Hilmi rahatsız etmemek için çıkmak ister. Efendi hazretleri “Gitme, kapının arkasını sürgüle, kimse gelmesin” diye seslenir. H.Hilmi heyecanlanır. Niçin böyle demişlerdir? “Gel, sen de yanıma yat” buyururlar. Hilmi utanır, ama emir, bir isteğine can feda olan hocasındandır. Askeri elbiseleriyle yanına uzanır. Yorganı üzerlerine çekerler; ikisi aynı yorganla örtünmüşler, Efendi Hazretleriyle yüz yüze yatmışlardır. Efendi’nin nefesi ağzına gelmektedir. On beş dakika kadar bu şekilde yatarlar. Bir mürşid-i kamil ile aynı yatağı paylaşmanın, O’nun teneffüs ettiği havayı teneffüs etmenin anlatılmaz güzelliğini yaşamıştır. Efendi Hazretleri, “Tamam, sünnet olan kayluleyi ifa ettik” buyururlar ve kalkarşlar. Hilmi efendi, ayakları öpme konusunda hocasının emrini dinlemesinin mükafatını aynı yatağı paylaşarak görmüştür. (Sh. 577-578 )

 

 

(Vasıf dışı bir kalemin uydurmasından ibaret bu satırların maksadını anlamak mümkün değil…)

  

23) H.Hilmi’nin oturuşu, kalkışı, her hareketi Efendi Hazretlerinin numunesiydi... (Sh. 600)

 

O gün orada hazır olanlar, Efendi hazretlerinden tek nasibi olanın Hilmi Efendi olduğunu anladılar. (Sh. 684)

 

Hilmi Efendi, O’nun en önemli varlık sebeplerinden biriydi. (Sh. 705)

  

(Yalan, yalan, yalan…)

  

24) H.Hilmi’nin, dört yıllık bir yolculuktan sonra Abdülhakim Arvasi’yi İstanbul’a getirtmesi yetmemiş, bir de ihtiyar halinde hiç sevmediği Ankara’ya getirtmiştir. Nereden geldiği meçhul bu çekim gücü sebebiyle (Sh. 711)... onu kolundan tutup, hem de polis nezaretinde getirmişlerdi; yarım kalan işi tamamlayıp, emaneti teslim etmesi için... (Sh. 713-714)

 

(Hadiselerin sahte sebeplere bağlanarak, sahtekarca yorumu…)

 

25) Abdülhakim Arvasi, ömrünün son on dört gününde, on dörd dersde Üstadı Seyyid Fehim Hazretlerinin gönlüne akıttığı ne varsa H.Hilmi’nin kalbine akıtır. O’nun, kıyamete kadar okunacak ve bundan sonra benzeri yazılamayacak, ismi de “Saadet-i Ebediye” olacak bir kitap yazacağı ümidindedir. (Sh. 716, 718)...

  (Yalan!.. İftira!..)

  

26) Bu dünyadaki son vakitlerinde, Eyüp Sultan Hazretlerinin İstanbula gitmesinin, kendi ecdadının Bağdat’tan ayrılmasının ve o anda Osman Gazi’nin doğarak bilahare Osmanlının yaptığı işin, İstanbul’a göçünün hep ehl-i sünnetin yayılması için olduğunu ve H.Hilmi’nin de bu mübarek işi yapanların devamı olduğunu söyler. (Yalan!) Sonra zayıf elini pijamasının cebine götürür, zorlanarak birşey çıkarır ve H.Hilmi’ye uzatır. Der ki: “Bu, Sultan Vahideddin Han’ın emanetidir. Hırka-i Şerife sürülmüştür. Vahideddin Han, ‘Öyle zannederim ki Osmanlı’nın ecdat yadigârı toprakları terk etme ve Topkapı’da Kur’an-ı Kerim’in aralıksız okunmasına son verilme günleri yakındır. Bu mendili Osmanlı hanedanını ve bu hanedanın yaptığı vazifeyi temsilen size emanet ediyorum. Siz münasip gördüğünüze, o da sonrakine emanet eder’ diyerek bana vermişti, ben de sana emanet ediyorum.” (Yalan!

 

 

Belli belirsiz sesle ilave eder: “Deden İbrahim Pehlivan’ın gördüğü rüyayı ve Abdülfettah-i Akri Hazretlerinin ona söylediklerini annenden öğren. Ona göre çalış.” Sh. 719-720

(Yalan..!)

 Netice:

Yukarıda, içinde mevcut yalan ve uydurmaların bir kısmını naklettiğimiz tuğla kalınlığındaki bu Kitabı okumak zahmetinde bulunacaklar, yansıtmaya çalıştığımız manzaranın fecaati içinde; 1) Silseli-i Zeheb olarak isimlendirilen “mukaddes kervana”, sahte bir ilave yaparak H.Hilmi’yi ekleyenlerin, böylece kendileri ve mahdumlarının nefsleri için de kolayından “icazet” temin etmeyi mümkün kıldığını; 2) ve artık bundan sonra babadan evlada “vekiller silsilesi” halinde ilâ-kıyame devam edebilir bir menfaat pazarı açmaya niyetlendiğini... 3) yazar mevkiindeki Pehlivan Tefrikacısı zat’ın, amiri, patronu ve kontrolörü tarafından eline tutuşturulan malzemeleri, isteğe bağlı kurgulamak için yalan, yanlış ve iftira dolu ifadelerle tahrif etmekten kaçınmayan, had ve hudut tanımaz tavrıyla “iyi seçilmiş biri” olduğunu… anlayacak ve göreceklerdir.

 

Suret-i hak perdesi altındaki Hakikat tahripçilerine lanet olsun!

© 2017 Abdülhakîm Arvasi - Üçışık Hazretleri Ailesi